Nefret Suçu üzerine hukuki bir inceleme

Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden ötürü işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır. Eğer bu suç bir defaya mahsus olarak işlenmemişse ve süreklilik arz ediyorsa, suç işleyenler nefret grubu olarak adlandırılırlar. Bu suçları engellemeye ve suç işleyenleri cezalandırmaya yönelik düzenlenmiş yasalara ise nefret yasası denir.

Nefret suçu, sözlü taciz, fiziksel saldırı, gasp, hırsızlık vs. çeşitli şekillerde işlenebilen serbest hareketli bir suçtur. Tarihçe olarak nefret yasaları ilk defa 1980’lerde ABD’de ırk, din ve köken konularında ayrımcılığı önlemek için çıkarılmış, zamanla Avrupalı devletlere de yayılmıştır.
 
Kadına yönelik her şiddetin nefret suçu sayılması ise son zamanlarda ülkemizde gündemde olan bir tartışmadır. Ülkede art arda işlenen tecavüz vakaları, kadın cinayetleri toplumda bu tarz bir düzenlemenin getirilmesi gerektiği yönünde bir kanı oluşturmuştur.

Kadın ve çocukların korunması için yürürlüğe sokulabilecek kanunların eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacağı bizzat anayasamızda belirtilmiştir. Şahsi olarak da kadın haklarının korunması, kadınların insanlık haklarını özgürce gerçekleştirebilmesi için gereken ortamın sağlanması gerektiği kanısındayım. Ancak kadına yönelmiş olan her şiddetin, her suçun nefret söylemi altına sokulmasının açık bir şekilde hukukun temel ilkelerinden olan eşitlik ilkesine aykırılık teşkil edecektir. Suç işleme kararı alan bir kişinin işlediği suçta suçun mağdurunun kadın olması, her somut olayda kişinin o suçun mağdurunu kadın olduğu için seçtiği anlamına gelmez. Örnek olarak yalnız bir kadının yaşadığı bir eve hırsızlık için girmesini verecek olursak, kişinin o suçu işlemesi sadece para ihtiyacı duyduğu için de olabilir. Buna ilişkin örnekler çoğaltılabilir. Sonuç olarak kadına karşı suç işleyen her bireyi nefret grubuna dâhil etmenin adil olmayacağını düşünüyorum.

Bugün birçok batılı ülkede ve ABD'de Yahudi Soykırımı'nı reddetmek veya bu konudaki verilerin sağlığı konusunda eleştiri yapmak suçtur. Ermeni soykırımı iddiaları konusunda da birçok batılı ülke, Ermeni soykırımının yasalaşması çalışmalarını yaygın bir şekilde sürdürmektedir.

Soykırım suçunun hukuki çerçevesini belirleyen 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’nin 4. maddesinde bu suçun tüzel kişilerce değil, gerçek kişilerce işlenebileceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı’nda gerçekleştirilen Yahudi Soykırımı için Almanya ya da Alman halkı hiçbir zeminde suçlanmamaktadır. Soykırım sorumluluğu, kişi olarak Hitler ve diğer Nazi liderlerine, yönetim erki olarak da Nazilere yüklenmektedir. Ötesinde, güncel Sudan ve Bosna-Hersek’te ‘soykırım’ olarak tanımlanabilecek olaylarda da suçlamalar gerçek kişilere yöneltilmekte, cezai sorumluluk bu kişilere yüklenmektedir.

             

‘Ermeni soykırımı’ iddialarında ise hukuk dışı bir çifte standarda başvurulduğunu söyleyebiliriz. Suçlamalar gerçek kişilere değil, ülkesi ve ulusuyla Türkiye’ye yöneltilmektedir. Doğrudan Türk ulusu, Türkiye halkı suçlanmaktadır. Ülkesi ve ulusuyla Türkiye’nin hedef alınması, ‘belli bir gruba karşı düşmanlık duygularını tetikleyen önyargılı ve ayrımcı bir dil kullanılması’ biçiminde tanımlayabileceğimiz nefret söylemi, en az ‘soykırım’ suçu kadar yaralayıcı ve düşmanlığı tetikleyici bir üsluptur.”

Samet Kaan Sağ