Mültecilik

Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair BM Sözleşmesi madde 1’de mülteci, “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen şahıs(lar)” olarak tanımlanmıştır. 

Sığınmacı tanımı, mülteci statüsü almaya yönelik başvurusu henüz karara bağlanmamış ya da henüz başvuru yapmamış veya başvurusu hakkında cevap bekleyen kişiler için kullanılır. Kişinin mülteci kriterlerine uygun olduğuna karar verilirse en başından itibaren mülteci olarak kabul edilir.


 

1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 14. maddesinde iltica hakkı temel bir insan hakkı olarak  düzenlenmiştir:

Herkes zulüm karşısında başka ülkelerde sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanağından yararlanma hakkına sahiptir.”
 “Gerçekten de siyasi olmayan suçlar veya Birleşmiş Milletler’in amaçları ve ilkelerini ihlal eden davranışlardan kaynaklanan kovuşturmalar söz konusu olduğunda bu hakka başvurulamaz.” şeklindeki 2. fıkradaysa bu hakkın kötüye kullanılması önlenmek istenmiştir.

 

1951 Sözleşmesi mülteci tanımındaki ana unsurlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

1. Baskı ve zulmün ırk, milliyet, din, belirli bir toplumsal gruba mensup olma, siyasi düşünce gibi nedenlerden kaynaklanması gerekir.

2. Hangi davranışların “zulüm” sayıldığına dair yapılmış belirli tanım yoktur. Bununla birlikte İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve 1951 Sözleşmesi ile birlikte değerlendirildiğinde yaşama hakkının, kişinin güvenliğinin ve özgürlüğünün ihlali, işkence görme, insanlık dışı cezalarla karşı karşıya kalma riski ve genel anlamda temel insan haklarına aykırı uygulamalar bu kapsamda değerlendirilebilir.

3. Sözleşme, korkunun belirlenmesinde sığınmacının ruh halinin dikkate alınmasını yeterli görmez, bu nedenle korkunun nedeninin nesnel gerekçelerinin araştırılması gerekmektedir. Korkusunun kanıtlanması için delil ve belgelerini yanında getirmesi de sığınmacıdan beklenemez.  Her bir sığınmacı bireysel olarak prosedüre tabi tutulduğunda öznel durumları değerlendirilir, grup halinde ülkenin terk edilmesi halinde ise değerlendirme buna bağlı olarak yapılır.

4. Mültecinin vatandaşı olduğu ülkeden başka bir ülkede olup iltica hakkına burada başvurması gerekir.

 

1967 yılında kabul edilen Protokol ile 1951 sözleşmesindeki tanımda değişiklik yapılmamış ancak, coğrafi ve tarih sınırlaması kaldırılmıştır.

Sözleşmenin ilk taraf devletlerinden olan Türkiye, başlangıçtaki ibareyi “Avrupa’da meydana gelen olaylar nedeniyle” şeklinde anlayıp kabul ettiğini ifade etmiştir. Böylece Türkiye 1951 Sözleşmesini bir “coğrafi çekince” ile kabul etmiştir.

Her Tür Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşme (1965), Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966), Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966), Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme (1979), İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme (1984) ve Çocuk Haklarına Dair BM Sözleşmesidir (1989) gibi sözleşmeler de mültecilerin de haklarını düzenleyen hükümler içerir.


Alara Naçar