Borçlar Kanunu Uygulamasına İlişkin Farklılıklar ve Düzenlemler

 

6098 SAYILI BORÇLAR KANUNU MD. 19 UYARINCA AÇILABİLECEK MUVAZAAYA DAYALI İPTAL DAVASI İLE 2004 SAYILI İİK MD. 277 VD… UYARINCA AÇILABİLECEK TASARRUFUN İPTALİ DAVASI ARASINDAKİ FARKLAR VE MUVAZAA DAVALARINDAKİ İSPAT SÜRECİ HAKKINDA DEĞERLENDİRME

 

 

1-        6098 SAYILI BORÇLAR KANUNU MD. 19 UYARINCA AÇILABİLECEK MUVAZAAYA DAYALI İPTAL DAVASI İLE 2004 SAYILI İİK MD. 277 VD… UYARINCA AÇILABİLECEK TASARRUFUN İPTALİ DAVASI ARASINDAKİ FARKLAR

 

İİK’nun 277 vd.. maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davaları ile 6098 s. BK’nun 19. Maddesinde düzenlenen danışık (muvazaa) davalarının amacı alacaklının alacağını sağlamaktır.

Uygulamada tasarrufun iptali davaları ile muvazaa (danışık) davaları birbiri ile karıştırılabilmekte ve mahkemelerce muvazaaya dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davaları, İİK md. 277 de ifadesini bulan tasarrufun iptali davaları ile bir görülebilmekte ve bunun sonucunda da genel hükümlere dayalı olarak açılan muvazaa davaları, dava açılmasını sağlayacak özel şartlar bulunmadığından ( aciz vesikası alınmadığından, mevcut icra takibi olmadığından vb…) reddedilebilmektedir.

Ne var ki; İcra Kanununda yerini bulan tasarrufun iptali davaları ile Borçlar Kanununca imkan tanınan muvazaaya dayalı iptal davası arasındaki benzerlik her iki davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Her iki dava gerek dava şartları bakımında gerekse de hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden farklıdır.

 

A.      AMAÇ YÖNÜNDEN FARKLILIKLAR

Tasarrufun İptali davaları, borçlunun üçüncü kişi ile geçerli olarak yaptığı bazı tasarruf işlemlerinin alacaklı yönünden hükümsüz sayılması için açılırken; muvazaa davaları, borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespitini amaçlar. Bu nedenle her iki dava arasındaki en önemli fark, tasarrufun iptali davası ile yapılan işlemin geçersizliğine hükmedilmezken, danışık davaları sonunda verilen hükmün ilgili işlemin geçersizliğinin tespitini içermesi noktasında karşımıza çıkar.

 

B.      DAVA KONUSU YÖNÜNDEN

İİK’ dan kaynaklanan iptal davaları, aynı yasanın 278,279,280. Maddelerinde yazılı işlemlerin iptali için açılabilirken; muvazaa davaları tüm danışıklı işlemlere karşı açılabilir.

 

C.      DAVACI VE DAVALI SIFATI YÖNÜNDEN

 

a.       Davacı Sıfatı Yönünden

İİK’dan kaynaklanan iptal davasını, borçlu/davalı hakkında icra takibi yaparak, elinde kesin veya geçici aciz belgesi olan alacaklılar ile iflas idaresi yahut 245 veya 255/3 maddelerindeki yazılı hallerde alacaklılar açabilir.

Buna karşın, muvazaa hukuksal nedenine dayalı davayı, hukuki yararı bulunan tüm üçüncü kişiler (alacaklılar vs…) ile sözleşmenin tarafları veya onların mirasçıları açabilir.

b.      Davalı Sıfatı Yönünden

İİK’nun 277 ve onu izleyen maddelerden kaynaklanan iptal davası, borçlu ve borçlu ile işlemde bulunan kişilere, kötüniyetli üçüncü kişilere ve bunların mirasçılarına yöneltilir.(İİK md. 282)

Muvazaa davası ise, görünüşteki sözleşmenin taraflarına yöneltilir.

D.     DAVA AÇMA SÜRESİ YÖNÜNDEN

İİK’nundan kaynaklanan iptal davası beş yıllık hak düşürücü süreye bağlıdır (İİK md. 284). Buna karşın muvazaa davası süreye bağlı değildir.

Sonuç olarak;

Buraya kadar açıklandığı üzere muvazaa iddiasına dayalı iptal davaları ile tasarrufun iptali davaları arasında görünüşte mevcut olan amaç benzerliği dışında ( alacaklının alacağını saplaması amacı dışında), nitelik, koşulları, hüküm ve sonuçları yönünden önemli farklılıklar bulunmaktadır. Nitekim aşağıda özet halinde sunulan ve ekte tamamı yer alan Yargıtay kararları da bu farklılığa işaret etmektedir.

-          Somut olayda davalı borçlu Gökhan hakkındaki 2005/103 e. Ve 2005/794 e. Sayılı icra takipleri kesinleştiğine göre davacının davalıdan alacaklı olduğu tartışmasızdır. Davacının bu davadaki amacı alacaklarını tahsil edebilmek için muvazaa nedeniyle temelde geçersiz olan işlemin hükümsüzlüğünü sağlamaktır. Esasen muvazaaya dayanan bu gibi davalarda davacının icra takibine geçmesi ve aciz belgesi almasına gerek yoktur. Çünkü az yukarıda açıklandığı gibi, İİY’nın 277 ve izleyen maddelerinde iptal davalarına konu olan tasarruflar özünde geçerli olmalarına rağmen kanunun icra hukuku yönünden iptaline imkan verdiği tasarruflardır. Bu davada ise davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmektedir. İİY’nın 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümlere muvazaaya dayanarak dava açmasına engel değildir. Davacının iddiasını kanıtlaması durumunda, iddianın taşınmazın aynına ilişkin olmadığı alacağın tahsiline yönelik bulunduğu da gözetilerek İİK’nun 283/1 maddesi benzetme yoluyla (kıyasen) uygulanarak iptal ve tescile gerek olmaksızın davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması gerekecektir. (17. HD. 08.10.2007, 4397-3011)

 

-          İİK. nun 277 vd. maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümler çerçevesinde BK’nun 18. Maddesine göre muvazaaya dayalı olarak iptal davası açmasına engel oluşturmaz. Bu davada icra takibine geçilmesine ve aciz belgesi alınmasına gerek yoktur. (HGK 04.07.2007, 4/450-449)

 

-          İİK’nun 277 ve ardından gelen maddelerinde düzenlenen iptal davaları ile 818. S. BK’nun 18. Maddesinde düzenlenen danışık davaları birbirinden farklıdır. (HGK 03.05.2000, 4/823-851)

 

-          Üçüncü kişinin, danışıklı işlem ile hakkının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için, onun danışıklı işlemde bulunan kişide bir alacağının bulunması ve bu alacağın ödenmesini önlemek amacıyla danışıklı işlemin yapılması gerekir. (4. HD. 13.05.2002, 4635-5710).

 

-          Davacıların hükmedilecek tazminatta kurtulmak amacıyla taşınmazını danışıklı olarak devrettiği kanıtlanır ve sonucu beklenilecek tazminat davasında davacıların alacaklı oldukları saptanırsa, İİK’nun 283/1 maddesi benzetme yolu ile uygulanarak, tapu iptaline gerek olmadan dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmeleri yönünden hüküm kurulmalıdır. (4. HD. 03.02.2002, 433-1054).

 

-          Danışığa dayalı iptal davasında icra takibine geçilmesi ve aciz belgesi alınmasına gerek yoktur (15. HD. 11.10.1993, 3423 – 3940).

 

Böylece, muvazaaya dayalı iptal davaları açılırken ya da bu davalar sonuca bağlanırken, davanın hukuki niteliğine özellikle dikkat edilmelidir.

Şimdi muvazaaya dayalı iptal davalarındaki ispat sürecinden ve özellikle muvazaaya dayalı işlemi yapanlar bakımından muvazaanın ispatı prosedüründen bahsedebiliriz.

 

2-      MUVAZAA DAVALARINDAKİ İSPAT SÜRECİ

 

Muvazaa; Bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişilerden gerçek durumu gizleyerek, onları aldatmak maksadıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşılmalarıdır. Nispi ( mevsuf ) muvazaa görünüşteki işlem tarafların gerçek iradesine uygun bulunmadığından, her koşulda geçersizdir. Gizli işlem ise yasanın o işlem için öngördüğü şekil şartına ayrıca bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı genel geçerlilik şartlarına uygun bulunduğu takdirde geçerli olabilecektir.

Muvazaanın ispatı bakımından geçerli olan kurallara baktığımızda;

Muvazaanın ispatı noktasında Yerleşik Yargıtay kararları gereğince ikili bir ayrıma gidilmektedir:

a)      Danışıklı işlemin taraflarının muvazaayı ispatı,

b)      Üçüncü kişilerin muvazaayı ispatı.

 

A.      DANIŞIKLI İŞLEMİN TARAFLARININ MUVAZAAYI İSPATI

Muvazaalı işlemin tarafları (ki bu halde “Taraf Muvazaası”ndan bahsedilir); muvazaa iddialarını yazılı delil ile ispatlamak durumundadırlar.

Nitekim Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 1996/1179 K. 1996/1570 T. 14.2.1996 Kararına Göre;

 

“… Muvazaanın varlığını iddia eden bunu ispatla mükelleftir. "Taraf Muvazaası”nda, senede bağlı bir sözleşmeye karşı muvazaa iddiası; ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Sözleşme, yakın akrabalar arasında yapılmış olsa bile, muvazaanın yazılı delille ispat edilmesi gerekir. Sözleşmenin resmi şekilde yapılması halinde dahi, olayın özelliği itibariyle adi yazılı delilin yeterli olacağı kabul edilir. ( YİBK., 5.2.1947 gün ve E: 1945/20, K: 1947/6 s. )…”

 

B.      ÜÇÜNCÜ KİŞİLERİN MUVAZAAYI İSPATI

Muvazaalı işlemin taraflarının, işlemin danışıklı olarak yapıldığı iddialarını ispatlamaları açısından yazılı delil şartı aranmaktaysa da, üçüncü kişilerin, kendilerinin dahili olmadan yapılan bir danışıklı işlemi her türlü delil ile ispatlayabilecekleri kabul edilmektedir.

Üçüncü kişilerin muvazaayı ispat etmesi için yazılı delil söz konusu olmadığı gibi bu kişiler muvazaayı şahit ifadesi ile de, ispat edebilirler. Şahit ifadesinin kabul edilmesinin nedeni, üçüncü kişilerin taraflar arasında yapılan bir sözleşmenin muvazaalı olduğunu ispat etmelerinin çok zor hatta neredeyse imkansız olmasıdır.

Yazılı sözleşmenin tarafları muvazaa iddialarını yazılı kanıtla ispat etmek zorundadırlar. Üçüncü şahıslar ise muvazaa anlaşmasının dışında kalan, muvazaa anlaşmasına katılmayanlardır. Muvazaa anlaşması taraflarca gizli olarak yapılmaktadır. Bu nedenle üçüncü şahısların muvazaa anlaşmasını ele geçirmeleri veya muvazaanın kanıtı sayılacak ve sözleşmenin taraflarını bağlayacak başkaca yazılı bir belge bulmaları çok zor belki de imkansızdır. (Eraslan, ÖZKAYA, age. s. 146)

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2002/6-618 K. 2002/659 T. 2.10.2002 Kararına Göre;

 

“… Görünüşteki hukuki işlemin muvazaa nedeniyle geçersiz bulunduğu iddiası hukuken korunması gereken bir hakkı bulunan üçüncü kişiler tarafından da ileri sürülebilir. Çünkü muvazaa hukuki işlem ile üçüncü kişinin zarara uğratılması, ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir. Görünürdeki işlemin geçerliliği ve ispatı bir şekilde bağlı bulunsa bile, üçüncü kişiler muvazaa iddiasını tanık dahil her türlü delille ispat edilebilir. Esasen, üçüncü kişiye tarafı olmadığı bir sözleşmedeki muvazaa olgusunun yazılı delil ile kanıtlama yükümü getirilmesine hukuken olanakta yoktur…”

Bunun gibi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2000/6-1193 K. 2000/1247 T. 11.10.2000 Kararına Göre de;

“…Davacı, danışıklı düzenlendiğini iddia ettiği satış sözleşmesinin yanı olmadığı için bu savını her türlü delille kanıtlama olanağına sahiptir…”

C.      ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN AÇTIĞI MUVAZAAYA DAYALI İPTAL DAVASINDA VERİLEN KESİN HÜKMÜN; MUVAZAALI İŞLEMİN TARAFLARI ARASINDA GÖRÜLEN DAVAYA İSPAT HUKUKU AÇISINDAN ETKİSİ

Yukarıda açıklandığı üzere, muvazaalı işlemin taraflarının, işlemin danışıklı olarak yapıldığı iddialarını ispatlamaları açısından yazılı delil şartı aranmaktaysa da, üçüncü kişilerin kendilerinin dahili olmadan yapılan bir danışıklı işlemi her türlü delil ile ispatlayabilecekleri kabul edilmektedir.

Peki, aynı hukuki işleme dayalı olarak üçüncü kişinin açtığı muvazaaya dayalı iptal davasında verilen ve kesinleşen hüküm; muvazaalı işlemin tarafları arasında görülen davaya ispat hukuku açısından ne şekilde etki edecektir? İşlemin tarafı olan ve taşınmazını muvazaalı olarak devrettiğini ileri süren tarafın bu iddiasını, üçüncü kişinin açtığı davada verilen ve işlemin muvazaalı olduğunu tespit eden mahkeme kararı ispatlamaya yetecek midir?

Kanaatimizce böyle bir halde, danışıklı işlemin tarafı olan kişi, üçüncü kişinin açtığı davada işlemin muvazaalı olarak yapıldığı tespitini içeren mahkeme kararını delil olarak kullanabilecek ve bu halde “yazılı delil” şartının sağlandığının kabul edilmesi ve bu kararın da “kuvvetli bir delil” olarak nitelendirilmesi gerekecektir. Zira aşağıda sunulan Yargıtay kararları da bu görüşümüzü destekler niteliktedir:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 1989/8-340 K. 1989/450 T. 04.10.1989 Kararına Göre;

“… Temyize konu davadaki davacılar her ne kadar önce görülen davada taraf bulunmamaları nedeniyle verilen karar kendileri için kesin hüküm oluşturmasa da çekişme konusu taşınmazın niteliğini belirleyen güçlü bir delil teşkil eder…”

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi E. 2000/5746 K. 2000/6463 T. 3.10.2000 Kararına Göre;

“…Gerçekten başka alacaklı tarafından yapılan haciz nedeniyle açılan istihkak davası sonunda alınan karar, daha sonra aynı eşyaların başka alacaklı tarafından haczedilmesi üzerine açılan yeni istihkak davasında kesin hüküm oluşturmaz ise de güçlü bir delil sayılacağı Dairemizin giderek Yargıtay'ın ( 15.hukuk Dairesi 18.5.1993 gün ve E:1748 K:2419, 1.4.1991 gün ve E:1195 K:1643 ) yerleşmiş görüşlerindendir…”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2001/4-955 K. 2001/1073 T. 21.11.2001 Kararına Göre;

“…Gerçekten önceden görülen dava ile derdest bu davanın maddi vakıalarının aynı olduğu çekişmesizdir. H.U.M.K. nun 237.maddesi uyarınca   önceki davanın tarafları farklı olduğu için önceki  dava bu dava için kesin delil olmaz ise de, önceki davada, hakimin davalıların eyleminin haksız fiil teşkil etmediği, hukuka uygun bulunduğu şeklindeki belirtmeleri bu dava için güçlü bir delil teşkil eder. Davada bu güçlü delilin  aksi de kanıtlanmış değildir (Bkz.Y.H.G.K. 4.10.1989 gün ve E:8-340 K:450 sayılı İçtihadı.)…”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 13-217/219 T. 05.03.2008 Kararına Göre;

“ … Davacı, davalıların miras bırakanı Mehmet Kabasakal’dan intikal eden (…)  tek katlı işyerini davalı Aynur Küçükkoşum’dan 1.12.1997 başlangıç tarihli 6 yıl süreli, diğer davalı Günnur Güneş ile de 1.12.1998 başlangıç tarihli 2 yıl süreli, aylık 500’er DM’den kira akdi ile kiraladığını, 18.12.1997 tarihinde yapılan imar uygulaması sonucu taşınmazın imar yolunda kaldığını, 1.11.1999 tarihli yoklama fişi ile işgalinin tesbit edildiğini, belediyeye işgaliye bedeli de ödemek zorunda kaldığını, akdin geçersiz olduğunu ileri sürerek, taraflar arasındaki akdin feshine, kira bedelinin uyarlanmasına karar verilmesini istemiştir. Davalılar, kesin hüküm nedeni ile davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacının halen faaliyette bulunduğu davaya konu bina ile bunun haricinde yol üzerinde istif edilen inşaat malzemelerinin imar uygulaması neticesi davaların malik oldukları parsel dışında yol üzerinde bulunduğu, davalıların binada tasarruf yetkilerinin kalmadığı gerekçesi ile taraflar arasında düzenlenen akdin feshine, uyarlama koşulları oluşmadığından istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davalı Aynur ve Günnur tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, daha önce Büyükçekmece Asliye Mahkemesinin 1999/362 Esas 2000/1584 Karar ve birleşen 1999/426-1339 Karar sayılı dosyasında Aynur Küçükkoşum’u hasım göstererek, taşınmazın bulunduğu yerde Mimarsinan Belediyesince imar uygulaması yapıldığını, taşınmazın yol üzerinde kalıp, davalının mülkiyet ve tasarrufundan çıktığını belediyeye işgaliye ödediğini, sözleşmenin geçersiz olduğunu buna rağmen Aylık kira bedeli karşılığı verilen bonoların takibe konduğunu bonolardan dolayı borçlu olmadığının tesbiti, geçersiz sözleşme nedeni ile akdin feshi istemli dava açmıştır.

Mahkemece yargılama sonunda, sözleşmeye konu taşınmazın bir kısmı imar yolunda kalmış ise de halen davacının kullanımında olduğu, fiilen zeminde imar yollarının ayrılmamış olup tamamının davacının tasarrufunda bulunduğu gerekçesi ile davanın reddine ilişkin karar,

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2001/5553 E. ve 2001/6549 karar sayılı ilamı ile onanmak; 8.4.2002 günlü karar düzeltme isteminin reddi suretiyle kesinleştiği getirtilen dosyaların incelenmesinden anlaşılmaktadır (…) Gerek davacı, gerek davalı tarafın iddia ve savunmaları, dayandıkları vakıalar ve deliller bu davada ve daha önce davacı tarafından davalı Aynur aleyhine asliye hukuk mahkemesince açılıp, redle sonuçlanan dava da aynıdır (…)  önceki davacı tarafından davalı Aynur aleyhine açılıp redle sonuçlanmış ve kesinleşen dava dosyası, bu davada davacı ile davalı Aynur açısından HUMK 237. maddesi hükmüne göre kesin hüküm oluşturacağı gibi, diğer davada Günnur açısından da güçlü delil teşkil eder (…) davanın kararı temyiz eden davalı Aynur hakkında kesin hüküm nedeniyle, kira sözleşmesi geçerli ve imar yasası gereği kiraya konu binanın bedeli ödenip tasarruflarına son verilmediğinden davalı Günnur hakkındaki davanın reddine karar verilmelidir.

Mahkemece açıklanan hususlar gözardı edilerek, aksi düşüncelerle yazılı şekilde karar tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir...”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E.2003/20-266 - K.2003/285 T. 09.04.2003 Kararına Göre;

“… Somut olaya baktığımızda, önceki davanın, görüldüğü tarihteki yasal prosedüre uygun olarak açıldığı, usulüne uygun keşif yapılıp, amenajman haritası uygulandığı, toprak yapısı incelenip, gerekçeli ve doyurucu rapor verildiği ve yerel mahkeme kararının Yargıtay 16. Hukuk Dairesince temyiz incelemesi sırasında; kararın ve gerekçenin yasaya uygun olarak toplanıp takdir edildiği, dava konusu yerin orman sayılmayan bir yer olduğunun uzman bilirkişi raporuyla saptandığı, davalılar yararına kazandırıcı zamanaşımı ile mülk edinme koşullarının da oluştuğu saptanarak, Hazinenin temyiz itirazları reddedilip karar onanmış ve bu karar 4.3.1988 tarihinde kesinleşmiştir(…) Mülkiyeti Devlete ait kamu malları, Hazine adına tapuya tescil edilir ve bu açıdan Devlet tüzel kişiliğini Hazine temsil eder Bakanlıkların ise ayrı bir tüzel kişiliği yoktur. Devlet tüzel kişiliğinin bir organı (temsilcisi) olmaları sıfatıyla davada temsil hakları vardır. Bu anlamda Hazine, bakanlıklara göre daha üst bir kavramdır. Ancak, Devlet içindeki konumları ve işlevleri itibarıyla farklılık gösterirler. Öyle ki, bir davada karşılıklı taraf da olabilirler (…) daha önce Hazine tarafından orman savı ile açılıp, orman olmadığı bilimsel yöntemlerle saptanan yerle ilgili olarak, daha sonra ayrı savla Orman Bakanlığınca dava açılması durumunda, ortada mahkemenin kabulünün aksine, taraf birliği söz konusu olmadığından, bir kesin hükmün varlığından söz edilemezse de, yerin niteliğinin saptanması bakımından yanları bağlayan, güçlü bir delilin varlığı yadsınamaz. Nitekim, Özel Daire de kararın temyizi üzerine verdiği 29.5.2001 günlü ilk kararında doğru olarak bu hususları vurgulamıştır. Ancak, daha sonra Orman Bakanlığınca yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine, bu görüşünü değiştirmiş yerel mahkeme kararını bozmuştur. Bu bozma kararının yukarıda anılan ilkelere aykırı olduğu anlaşıldığından, sonucu itibariyle doğru olan direnme kararının onanması gerekir…”

 

SONUÇ

İcra kanununda yerini bulan tasarrufun iptali davaları ile borçlar kanununca imkan tanınan muvazaaya dayalı iptal davası arasındaki benzerlik her iki davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Her iki dava gerek dava şartları bakımında gerekse de hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden farklıdır. Bu kapsamda;

-          İİK. Nun 277 vd. maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümler çerçevesinde BK’nun 18. Maddesine göre muvazaaya dayalı olarak iptal davası açmasına engel oluşturmaz. Bu davada icra takibine geçilmesine ve aciz belgesi alnmasına gerek yoktur. (HGK 04.07.2007, 4/450-449)

 

-          Üçüncü kişinin, danışıklı işlem ile hakkının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için, onun danışıklı işlemde bulunan kişide bir alacağının bulunması ve bu alacağın ödenmesini önlemek amacıyla danışıklı işlemin yapılması gerekir. (4. HD. 13.05.2002, 4635-5710).

 

-          Davacıların hükmedilecek tazminatta kurtulmak amacıyla taşınmazını danışıklı olarak devrettiği kanıtlanır ve sonucu beklenilecek tazminat davasında davacıların alacaklı oldukları saptanırsa, İİK’nun 283/1 maddesi benzetme yolu ile uygulanarak, tapuiptaline gerek olmadan dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmeleri yönünden hüküm kurulmalıdır. (4. HD. 03.02.2002, 433-1054).

 

-          Danışığa dayalı iptal davasında icra takibine geçilmesi ve aciz belgesi alınmasına gerek yoktur (15. HD. 11.10.1993, 3423 – 3940).

Muvazaaya dayalı iptal davalarındaki ispat süreci ve özellikle muvazaaya dayalı işlemi yapanlar bakımından muvazaanın ispatı prosedürüne baktığımızda;

Muvazaalı işlemin taraflarının, işlemin danışıklı olarak yapıldığı iddialarını ispatlamaları açısından yazılı delil şartı aranmaktaysa da, üçüncü kişilerin, kendilerinin dahili olmadan yapılan bir danışıklı işlemi her türlü delil ile ispatlayabilecekleri kabul edilmektedir.

Aynı hukuki işleme dayalı olarak üçüncü kişinin açtığı muvazaaya dayalı iptal davasında verilen kesin hükmün; muvazaalı işlemin tarafları arasında görülen davaya ispat hukuku açısından ne şekilde etki edeceği konusuna ilişkin fikrimiz ise;

Danışıklı işlemin tarafı olan kişinin, üçüncü kişinin açtığı davada işlemin muvazaalı olarak yapıldığı tespitini içeren mahkeme kararını delil olarak kullanabileceği ve bu halde “yazılı delil” şartının sağlandığının kabul edilmesi ve bu kararın da “kuvvetli bir delil” olarak nitelendirilmesi gerektiği yönündedir. Yukarıda incelenen Yargıtay kararları da bu görüşümüzü destekler niteliktedir.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-        Yarg. 21. HD. Başkanı Sn. Ali Güneren, Tasarruf İptal Davaları, Adalet Yayınevi, 2008

2-       Yard. Doç Dr. Mine Akkan, Medeni Usul Hukukunda Tarafların Farklı Olması Durumunda Kesin Hükmün Delil Niteliği, Dokuz Eylül Üniv. Hukuk Fak. Dergisi, Cilt:11 Özel S: 2009, Sf:3-61, 2010

3-       http://www.toprakdenetim.com/index.php/yeni-menu/114-muvazaa-i-oezel-hukukda-muvazaa

4-      http://www.kazanci.com/

5-       http://www.kazancihukuk.com/