TCK’nın Kadına Yönelik Şiddet İle İlgili Hükümleri

 Eski Türk Ceza Kanunu döneminde “adabı umumiye ve nizamı aile aleyhinde cürümler” olarak ifade edilen tecavüz ve cinsel taciz suçları, 2004 yılında yapılan yasa değişikliği sonrasında, “cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” bölümünde tanımlanmıştır.

Hükmün, kamu ve aile düzeni cürümleri arasından çıkarılıp, cinsel dokunulmazlığa yönelik suçlar arasında düzenlenmesinin, çok yerinde bir düzenleme olmasının ötesinde, kadının cinsel istismarının, kamu ve aile düzeni içerisinde ele alınmaması, kadının başlı başına bir birey olmasının gerekliliğini de yansıtmaktadır.

Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar arasında düzenlenen Türk Ceza Kanunu’nun 102, 104 ve 105 inci maddelerinin, kadına yönelik şiddet düzenlemeleri arasında değerlendirilmesi hukuken mümkündür. Zira, Türk Ceza Kanunu’nun 102 inci maddesi ile, cinsel davranışlarla bir kişinin vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesi içeriğindeki haksız ve hukuka aykırı davranış cezai müeyyideye tabi tutulmaktadır. Buna göre, cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak, cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilecektir.

Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda ise, ilgilisi hakkında, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunacaktır.

Kanun koyucu, bu fiilin eşe karşı işlenmesi halinde, soruşturma ve kovuşturma yapılmasını mağdurun şikayetine bağlı tutmuş, mağdur konumunda olacak eşin şikayetçi olmaması durumunda, re’sen kamu davası ikamesini engellemiştir. Eşlerin aynı mekan içinde yaşamaları nedeni ile evlilik içi tecavüz olarak adlandırabileceğimiz Türk Ceza Kanunu’nun 102/2-2 inci maddesine, uygulamada çok fazla müracaat edilmeyeceğini söylemek, şikayet yoluna başvurulsa dahi, bir süre sonra eşe yapılan baskılar neticesinde, şikayetin geri alınacağını düşünmek yanlış olmayacaktır. Bu nedenle, hükümde yer alan “fiilin eşe karşı işlenmesi halinde, soruşturma ve kovuşturma yapılmasını mağdurun şikayetine bağlı tutmak” yerinde bir düzenleme olmamıştır.

 

Türk Ceza Kanunu’nun 104 üncü maddesi düzenlemesinde ise, “Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişinin, şikayet üzerine, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı” ifade edilmiştir. Bu hüküm, ergenlik dönemine erişmemiş olan kişiyle, zorlama, baskı ve aldatma olmaksızın cinsel ilişkiye giren kişinin, şikayet üzerine cezalandırılmasını öngörmekte, bu kapsamda, şiddet ve taciz unsurlarının varlığı durumunda, ilgilisinin korunmasını amaçlamaktadır. Kadına karşı şiddet düzenlemeleri arasında değerlendirebileceğimiz bir diğer ceza hükmü ise, Türk Ceza Kanunu’nun cinsel taciz başlıklı 105 inci maddesidir. Bu madde uyarınca, bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikayeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına hükmolunabilecektir. Söz konusu fiilin, çocuğa karşı işlenmesi hâlinde ise, hapis cezasının alt sınırı, altı aydan başlayacak ve üç yıla kadar uzanabilecektir. Cinsel tacizin; kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin ya da aile içi ilişkinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak ya da posta veya elektronik haberleşme araçlarının imkanlarından faydalanılarak işlenmesi veya aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan faydalanılarak gerçekleştirilmesi durumunda verilecek ceza, yarı oranında arttırılacaktır.

Ayrıca, tacizin, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından işlenmesi halinde ya da teşhir suretiyle işlenmesi durumunda da, verilecek cezanın yarı oranında artırılacağı yasa gereğidir.

Yasa koyucu, cinsel taciz nedeniyle mağdurun; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak zorunda kalmış olması durumunda, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağını da hükme bağlamıştır.

Türk Ceza Kanunu’nun kadına yönelik şiddet düzenlemeleri arasında değerlendirilebilecek en önemli hükümlerinden bir diğeri de, namus ve töre cinayetlerine mütedair maddede toplanmaktadır. Ceza Yasası bugun 82. Maddesi ile bu cinayetleri töre adına işlenen cinayetler kapsamında değerlendirmekte ve nitelikli cinayet davaları olarak, uygulayıcılarının ömür boyu hapis cezası almasını öngörmektedir51. Gerçekten de, Türk Ceza Kanunu’nun kasden adam öldürme fiilinin nitelikli halleri arasında kaleme alınan 82 inci maddesinin (k) bendine istinaden, töre saikiyle bir insanı kasden öldüren kişi; müebbet hapis cezası ile cezalandırılmalıdır. Bazı kadın grupları tarafından, bu hükmün yanlızca töre uyarınca işlenen cinayetlere atıf yaptığı, namus cinayetlerinin geleneksel bir bağlam dışında da işlenebileceği gerekçesi ile hükmün genişletilmesi gerektiği, bu meyanda namus kavramının da yasaya ilave edilmesi gerektiği iddia edilmiştir. Buna karşın, 82 inci maddenin mevcut halini destekleyenler, namus adına işlenen belirli bazı cinayetlerin (örneğin kızının tecavüzcüsünü öldüren baba) otomatik olarak nitelikli adam öldürme suçu teşkil eder nitelikte görülmemesi gerektiğini ileri sürerek, hükmün yerinde olduğunu ve hükümde herhangi bir tadil yapılmaması gerektiğini savunmaktadır.

Öncelikle belirtiriz ki, töre saikiyle işlenen cinayetlerin, müebbet hapis cezası ile cezalandırılması yerinde bir düzenlemedir. Zira, töre saiki taşıyan kişi, cinayeti taahhüden işlemekte, cinayetin detaylarını planlayıp, uygulamaya koymaktadır. “Kadınlar ve halihazırdaki aileleri törenin ahlaki düzenine mahkum edilmiştir. Töre tümüyle kuşatıcıdır: Sadece kadınları değil –düzenin bekçileri olarak- erkekleri de içine alan ve onların kendi aralarındaki ilişkilerini belirleyen bir ahlaki düzendir. Namusun gözetilmesi bu şekilde birincil toplumsal kaygı haline gel (ir) mektedir”

Töre cinayetlerinde önemli olan; toplumun ahlak ve günah anlayışı ve toplumun düşüncelerine isnadla ailenin ve itibarının lekelenmiş olmasıdır. Haliyle, ailenin, toplumun bakış akışına göre günahı olan kara lekesi temizlenmeli, bu temizlenme de çok defa olayın mağduru olan kişinin öldürülmesiyle, başka bir anlatılmla töre cinayeti ile sonuçlanmalıdır. Töre cinayetleri ülkemizde özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu kesimlerinde yaygın olup, töre saikiyle cinayet işleyenler, aileleri ve yaşadıkları toplum tarafından kahraman ilan edilmekte, ailenin lekesini temizlemek suretiyle, ailenin başını yerden kaldırmaktadırlar.

Bu algı ile töre cinayetleri son derece yaygınlaşmış, kime ya da neye göre namus olduğu belirli olmayan ve sadece birkaç kişinin düşüncesine göre namussuzluk olarak telakki edilen değer yargıları neticesinde bir çok kadın ölümü gerçekleştiğinden, yasa koyucu TCK daki kasden adam öldürme fiiline yeni bir düzenleme getirmiştir. Bu kapsamda, kamuoyunun sesi ve halkın tepkileri de nazara alınmak suretiyle, töre saikiyle işlenen kasden adam öldürme fiileri, Ceza Yasası’nda yapılan değişiklik sonrasında, müebbet hapis cezasına tabi kılınmıştır. Töre cinayetlerinin faillerinin ömür boyu hapis cezaları ile cezalandırılması, öldürülen mağduru geri getirmeyecek olmakla birlikte, töre saikiyle cinayet işlemeyi düşünen kişiler açısından bir nebze olsun caydırıcı etki sağlar ise, bu içerikteki kadına yönelen şiddetlerin azalabileceği düşünülebilecektir. Ancak, sonucu ya da etkisi her ne olursa olsun, töre saikiyle işlenen cinayetlerin, nitelikli adam öldürme kapsamında ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılması son derece yerinde ve doğru bir düzenlemedir.

Öte yandan, töre ve namus cinayetleri ile bağlantı taşıyan ve kadına yönelik şiddet düzenlemeleri arasında değerlendirilmesi gereken bir diğer kurum da, intihara teşvik kurumudur. Türk Ceza Kanunu’nun 84 üncü maddesi uyarınca, başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak, intiharın gerçekleşmesi durumunda, kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile mahkum edilecektir. Türk Ceza Kanunu’nun 84/3 üncü maddesi düzenlemesinde ise başkalarını intihara alenen teşvik eden kişinin, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı kaleme alınmış, 4 üncü fıkrasında ise, “işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan kişileri intihara sevk edenlerle, cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenlerin, kasten öldürme suçundan sorumlu tutulacağı” hükme bağlanmıştır. Bu çerçevede, Türk Ceza Kanunu’nun 84/4 üncü fıkrasının, töre saikiyle işlenen kasden adam öldürme fiilleri ile bağlantı taşıdığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Gerçekten de, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki bir çok ölüm vakıasında, ölüm nedeni esasında intihar olmamakla birlikte, olay; ilgili birimlere intihar olarak yansıtılmakta, ancak yapılan araştırmalar neticesinde, ölüm nedenlerinin bir çoğunun intihar süsü verilmiş, töre cinayeti olduğu anlaşılmaktadır. Birçok olayda da, namus ya da töre cinayetinin işlenmemesi amacıyla, aile üyelerinin, mağdur kişileri intihara teşvik ettikleri görülmektedir. Bu kapsamda, Elife Atlıhan54 vakıasının örnek olarak incelenmesi mümkündür.

 

Şöyle ki, Şanlıurfa’dan Elife Atlıhan 15 yaşındayken kuzeninin tecavüzüne uğrayarak hamile kalmıştır. Elife’nin kuzeni yapılan aile toplantısında suçlamayı reddettiğinden, Elife’nin annesi tarafından Elife’ye bir ip verilerek namusunu temizlemesi söylenmiştir. Elife’nin erkek kardeşi, kız kardeşinin intihar ettiğinden emin olmak için, sandalyeyi uygun şekilde ve boyutta koyduğundan emin olup, odayı terk etmistir. 1 Mart 2003’te Mahkeme anne ve erkek kardeşi cinayetten suçlu bulmuş ve onları ömür boyu hapis cezası ile mahkum etmiştir. Tecavüzcü kuzen de tutuklanmıştır. Yargılamanın yapıldığı dönemde yürürlükte olan Ceza Yasası’nın 51 inci maddesi, ciddi tahrik ile ilgili olarak azaltılmış ceza verilmesini öngörmesine karşın, Mahkeme Heyeti, Cumhuriyet Başsavcısı’nın önerisine bağlı kalarak, kurbanın tecavüze uğrayıp, hamile bırakılmış olmasını da dikkate almış; Anayasa’nın namus ve töre cinayetleri için ceza indirimini yasakladığından hareketle, söz konusu davada ceza indirimini uygulamamıştır. Görüleceği üzere bu davada, insan hakları merkezli bir yaklaşım sergilenmiş, kurallara sıkı sıkıya bağlı kalmak yerine, yasanın boşlukları hakkaniyet ve insan hakları temelli bir çözüm ile tamamlanmıştır.

Yine, Van’lı Sevgül’ün55 vakıası da bu kapsamda incelenebilecek bir diğer örnek arasında bulunmaktadır. Van’lı Sevgül, 1999 yılında, başlık parası karşılığında görücü usulü ile evlendirilmiştir. Pek tabidir ki, kızın söz konusu evlilikte hiçbir rızasının, izin ya da icazetinin olmadığı da açıktır. Sevgül’ün yaşı, yasal evlenme yaşından küçük olduğundan resmi bir nikah yapılamamış, evlilik sadece dini nikahla gerçekleştirilmiştir.

Mayıs 2002 tarihinde Sevgül asılmış şekilde ölü bir halde bulunmuştur. Olayın tanıkları, Sevgül’ün öldüğü tarihte, kocası ile Sevgül’ün hararetli şekilde tartıştıklarını ifade etmişler, tıbbi kanıtlar da, Sevgül’ün ölmeden kısa süre önce ciddi olarak fiziksel şiddete maruz kaldığını ortaya koymuştur. Bu olayda, Sevgül’ün kocası cinayet iddiası ile tutuklanmış, fakat kısa süre içinde cinayet suçundan ötürü salıverilmiştir. Zira, adli tıp uzmanının raporunda, Sevgül’ün ölümüne bir başkasının ya da üçüncü bir kişinin neden olduğuna dair kesin bir kanıt elde edilemediği kaleme alınmıştır.

 

Bununla birlikte, yargılamayı yapan Mahkeme, Sevgül’ün kocasını saldırı suçundan tutuklamış ve Ceza Yasası’nda öngörülen üst sınır olan beş yıl hapis cezası ile cezalandırmıştır. Sevgül ya da Elife olaylarını çoğaltmak, bunları yenileri eklemek mümkündür. Ancak, önemli olan bu vakıaların azaltılması ve sayılarının minimum seviyelere çekilmesidir. Dolayısıyla, somut olaylar ve ülkemiz gerçekleri ışığında, TCK 84/4 üncü madde düzenlemesinin yerinde bir düzenleme olduğu ve intihar süsü verilmiş eylemlerin çoğunun, esasında, töre saikiyle işlenen nitelikli adam öldürme cürümleri arasında bulunduğu, haliyle de bu kişilerin ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılmasının yerinde olduğu açıktır.

 

Keza, kasden adam öldürmenin nitelikli halleri arasında düzenlenen TCK 82/g bendi düzenlemesinin de, yine, kadına yönelik şiddet düzenlemeleri arasında değerlendirilmesi olanaklıdır. Zira, ilgili bend, kasden öldürme suçunun üstsoy veya altsoydan birine ve kardeşe karşı işlenmesi durumu dışında, eşe karşı işlenmesi durumunu da bu bend içerisine dahil etmiş, bu bağlamda, ülkemizde yaşanan vakıalar da nazara alınarak, yasal düzenlemeler biçimlendirilmiştir.

Kasden yaralama fiiline ilişkin TCK 86/2 (a) bendinin de yine bu paralelde değerlendirilmesi mümkün olup, kasden yaralama fiilinin eşe karşı işlenmesi durumunda verilecek cezanın yarı oranında arttırılması son derece yerindedir. Türk Ceza Kanunu’nun eziyet ile ilgili cürmü düzenleyen 96 ıncı maddesinin 2 inci fıkrasında da, yine eşlerle ilgili özel bir duruma yer verildiği görülmektedir.

Bu bağlamda, TCK 96/2(b) bendine istinaden, eşinin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına mahkum edilecektir. TCK 109/3 (e) bendinde de, hukuka aykırı olarak, eşini bir yere gitme ya da bir yerde kalma özgürlüğünden yoksun bırakan eşe, kişi hürriyetinden yoksun kılma cezası kapsamında verilecek cezanın bir kat arttırılarak uygulanacağı kaleme alınmıştır.

Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 232 inci maddesinde düzenleme altına alınan kötü muamele suçunun da kadına yönelik şiddet fiileri arasında incelenmesi mümkündür. Zira, ilgi maddede, aynı konutta birlikte yaşadığı kişilerden birine karşı kötü muamelede bulunma cürmü düzenlenmiş, bu içerikte hukuka aykırılığı gerçekleştiren kişinin, 2 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması öngörülmüştür.

 

Yukarıda ana hatları ile incelediğimiz hükümlerden de anlaşılacağı üzere, TCK’da kadına yönelik şiddetin önlenmesi kapsamında, muhtelif düzenlemeler bulunduğu açıktır. Buna karşın, bu hükümlerin, kadına karşı şiddetin önlenmesi konusunda yeterli düzeyde olduğunu söylemek de kanaatimizce mümkün değildir. Herşeyden evvel, Türk Ceza Kanunu’nun 102, 104 ve 105 inci madde hükümlerinde olduğu üzere, bazı suçların şikayete bağlı tutulması ve bu bağlamda da kocasından ya da fiili gerçekleştiren kişiden korkan ve/veya sindirilen kadının şikayetçi olmaması nedeniyle, sorumlular hakkında adli takip başlamamakta, hukuka aykırı fiili işleyenlerin şikayet edilmesi durumunda ise şikayetin geri alınması neticesinde, soruşturmanın devam etmemesi, kamu davası ikame edilmiş ise de, davanın düşürülmesi neticesi ile karşılaşılmaktadır. Bu durum ise, hukuka aykırılığı gerçekleştiren kişilerin yasal anlamda takipsiz bırakılmaları ve cezasız kalmaları sonucunu doğurmaktadır. Aynı şekilde, Türk Ceza Kanunu’ndaki diğer düzenlemeler de, kadına yönelik şiddetin tam anlamıyla önüne geçebilecek mahiyette düzenlemeler değildir.

Sadece ölüm ya da ağır yaralama ile sınırlı tutulmaksızın, manevi şiddet de dahil olmak üzere kadına şiddetin her türlüsü, ağır ve caydırıcı cezai müeyyidelere bağlı tutulmalıdır. Aksi durumda, her gün bir yenisi ile karşılaştığımız kadına yönelik şiddet vakıaları bitmeyecek, kadın şiddeti, her geçen gün artarak devam edecektir.