Devletin Ekonomik Hayata Fiyatlar Yönünden Müdahalesi

Türk hukukunda kural olarak “fiyatların serbest piyasa şartlarına ve birçok ekonomik unsurlara göre teşebbüsler tarafından serbestçe” belirlendiği kabul edilmektedir. Nitekim bu, teşebbüslerin sundukları ürün ya da hizmetlerin fiyatlarını serbestçe belirleyebilmelerine olanak sağlayan bir hukuk düzenine ihtiyaç duyan piyasa ekonomisinin gereksinimlerine de uygundur.

 

Fiyat kavramı, taraflarca akdedilen sözleşmenin türü ve konusu önem taşımaksızın sözleşme kapsamında ifa edilecek edimin değerini ifade etmektedir. Bir başka deyişle, teşebbüslerin sundukları ürün ya da hizmetlerin karşılığında alıcılar tarafından ödenecek olan bedel kadar,bir işçiye iş sözleşmesi ya da bir avukata vekâlet sözleşmesi kapsamında ödenecek olan bedel de fiyat kavramının kapsamına girmektedir.

 

Fiyatların serbestçe belirlenebilmesinin sonucu olarak,teşebbüslerin alıcılarla akdettikleri sözleşmelerle sundukları ürün ya da hizmetler için belirledikleri değerler ile bu ürün ya da hizmetlerin gerçek değerleri arasında paralellik bulunmasının zorunlu olmadığı kabul edilmektedir. Fiyat sisteminin sınır tanımaz yapısının yarattığı mağduriyetlerde işte tam bu noktada kendini göstermektedir. Fiyat belirleme konusunda tanınan serbestlik aslında hukuk düzeninin sözleşme tarafları arasında ekonomik, sosyal, entelektüel ve psikolojik bir güç dengesinin varlığını kabul ettiğini ortaya koymaktadır.  Oysa günümüzde çoğu sözleşme ilişkisinde sözleşme tarafları arasında güç dengesinin bulunmadığı ve çoğu piyasada fiili bir rekabet ortamının olmadığı düşünüldüğünde, fiyat sisteminin çoğu zaman sözleşmenin güçlü tarafı lehine işlediği görülecektir. Üstelik fiyat sisteminin sözleşmenin güçlü tarafı lehine işlemesi için taraflar arasındaki güç dengesi farkının aşırı derecede olması ya da rekabetin hiç olmadığı bir piyasanın söz konusu olması da gerekli değildir. İlginçtir ki hukuk düzeni tam da bu seviyede gerçekleşen mağduriyetlere karşı sessiz kalmaktadır. Oysa aynı hukuk düzeni bir sözleşme ilişkisinin, taraflardan birinin kişisel ya da ekonomik hürriyetini yitirmesine sebep olacak seviyede mağduriyet yaratacak olması halinde ilişkiye müdahaleyi sağlayan birçok aracı bünyesinde bulundurmaktadır.

 

Teşebbüslerin sundukları ürün ya da hizmetler için belirledikleri fiyatların o edimin gerçek değeri ile paralel olmaması durumunda, aradaki değer farkı aşırı olmasa dahi fiyata hukuk düzenince müdahale edilebilir olmalıdır. Zira asıl mağduriyetler orta düzeydeki değer farklılıkları ile geniş kitleler(özellikle ekonomik açıdan “orta sınıf” olarak nitelendirilen kitleler) üzerinden gerçekleşmektedir. Bu seviyedeki mağduriyetlerin teşebbüslerin her bir alıcı ile akdettiği sözleşmede belirlediği fiyatların teker teker incelenmesi ile önüne geçilmesi pratik açıdan mümkün değildir.

 

Bunun önüne ancak Devlet’in çeşitli piyasalar için getireceği taban veya tavan fiyat gibi uygulamalar ile geçilebilir.  Kuşkusuz Devlet’in fiyatlara müdahale edebilmesi için bu yönde bir yetki ve ödevinin bulması gerekmektedir. Çalışmanın devamında teşebbüslerin fiyat belirleme özgürlüğünün sınırları incelenecek, Devlet’in ekonomik hayata müdahale yetkisi ve ödevinin mevcudiyeti değerlendirilecektir.

 

Fiyat Belirleme Özgürlüğünün Kaynağı ve Sınırı

 

Teşebbüsler sahip olduklarını istediği gibi tasarruf edebilme, istedikleri fiyattan satabilme özgürlüklerinin birincil kaynağı sözleşme özgürlüğü ve mülkiyet hakkını düzenleyen Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sıdır. Fiyatlara Devlet tarafından gerçekleştirilecek herhangi bir müdahale hem sözleşme özgürlüğüne hem de çoğu zaman sözleşme konusu edimin mülkiyet hakkına dahil bir unsuru içermesi sebebiyle mülkiyet hakkına getirilecek bir sınırlama niteliği taşıyacaktır.

 

Sözleşme özgürlüğü kişilerin temel haklarından olup, Anayasa’nın 48. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Kişiler yasal sınırlar içerisinde iradelerini ortaya koyarak istedikleri hukuki sonuca ulaşabilmede özgürdür. Bu özgürlük sözleşme serbestisini içerdiği kadar, akdedilen sözleşmelere dışarıdan müdahale yasağını da içermektedir. Buna göre Devletin sözleşmelere müdahale etmeyerek sözleşme özgürlüğünü koruması ve benimsemesi gerekmektedir. Ancak sözleşme özgürlüğü de tıpkı diğer özgürlükler gibi sınırsız bir özgürlük değildir. Temel hak ve özgürlükler Anayasa’nın 13. maddesinde belirtildiği üzere hakkın özüne dokunulmaksızın Anayasa’nın gösterdiği şekilde özel sınırlama sebeplerine dayanılarak sınırlanabilmektedir.

 

Ancak sözleşme özgürlüğünün düzenlediği 48. maddede herhangi bir özel sınırlama sebebi bulunmaması ve Anayasa’da 2001 yılında yapılan değişiklikler ile 13. Maddeden genel sınırlama sebeplerinin kaldırılmış olması sebebiyle bu özgürlüğün sınırlanabilirliği konusunda tartışma söz konusudur. 19Sözleşme özgürlüğünü içeren 48. maddede özel sınırlama sebebi olarak nitelendirilebilecek düzenleme “Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır” ifadesidir. Ancak bu ifadenin bir özel sınırlama sebebi olarak kabul edilmesi güçtür. Nitekim Anayasa Mahkemesi de 2006 tarihli bir kararında 48. maddenin herhangi bir sınırlama sebebi içermediğini belirtmiştir. Sözleşme özgürlüğünün “kamu yararı amacıyla” sınırlanabileceğine yönelik hükmün de1961 Anayasa’sının sözleşme özgürlüğünü düzenleyen hükmünde yer almasına karşın yürürlükteki Anayasa’nın ancak madde gerekçesinde kendisine yer bulduğundan, 48. maddede herhangi bir özel sınırlama sebebi kalmamıştır.

 

Her ne kadar 48. madde özel sınırlama sebebi içermese de, bu, sözleşme özgürlüğünün sınırsız olduğu anlamına gelmemektedir. Zira mülkiyet hakkı gibi, sözleşme özgürlüğü de toplumsal bir yöne ve fonksiyona sahiptir. Kişilere mensup oldukları toplum tarafından tanınan bu hak, kişilerin toplumsal yükümlülüklerini yerine getirmeleri karşılığında ve gerekli görüldüğünde toplum tarafından toplumun yararına sınırlanmak üzere tanınmıştır. Tıpkı diğer özgürlükler gibi, sözleşme özgürlüğü de o hakkı tanıyan toplumun oluşturduğu sosyal organizasyon içerisinde kullanılacaktır.

 

Özgürlüklerin layıkıyla kullanılabilmesi için, kullanılacakları sosyal organizasyonun belli bir düzen içerisinde var olması, bir başka deyişle kamu düzeninin var olması gerekmektedir. Oysa sınırsız bir özgürlük özgürlüğün kendisini ortadan kaldırır, belli kişiler için bir ayrıcalık haline gelir ve içerisinde kullanılacağı toplumsal yapıyı yok eder. Bunların yanı sıra söz konusu organizasyon sadece kişilere tanınan özgürlükleri içermemekte, aynı zamanda sağlık, güvenlik, barış, adalet, ahlak ve kişilerin refahı gibi o toplumca her şeyden üstün tutulan değerleri de içermektedir. Nitekim bir toplumu halinde yaşamayı mümkün kılan, kişilerin üzerinde uzlaştıkları bu değerler bütünüdür. Kişilere tanınan özgürlükler mutlak olur ve müdahale dışı tutulursa, o sosyal organizasyonu oluşturan toplumun üstün gördüğü değerler, özgürlükler karşısında korumasız kalır ve toplumsal düzen bozulur. Bu nedenle söz konusu değerlerin özgürlükler karşısında hukuken himayesi gerekmektedir.

 

Toplumsal yaşamın doğasında sadece özgürlükler değil, toplum halinde yaşamayı kabul eden kişinin bazı hak veya ayrıcalıklardan vazgeçmesi de bulunmaktadır. O halde sözleşme özgürlüğünün kullanımının toplumsal değerlere zarar vermemesi de gerekmektedir. Anayasa’da yer alan çeşitli hükümlerde somutlaşan bu değerler, sözleşme özgürlüğünün olduğu kadar tüm temel hak ve özgürlüklerin kendi bünyelerinden doğan objektif sınırlarını belirlemektedir. Anayasa’da somutlaşan toplumsal değerlerin ortaya koyduğu yapı kamu düzeni olarak adlandırıldığında, sözleşme özgürlüğünün kendi bünyesinden doğan objektif sınırının kamu düzeni olduğu ve özgürlüğün kamu düzenine aykırı olmamak şartıyla kullanılabileceği söylenebilecektir.

 

Anayasa Mahkemesi 2001 değişikliği sonrasında verdiği bir kararda “çalışma ve sözleşme hürriyeti Anayasa’nın 48. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede çalışma ve sözleşme hürriyeti için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş ise de Anayasa’nın 18. maddesinde yer alan ve ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalıştırmalarının zorla çalıştırma sayılamayacağı yolundaki hükmün, çalışma ve sözleşme hürriyetinin kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır” sonucuna varmıştır.

 

Anayasa Mahkemesi’nin düşünce ve kanaat özgürlüğü hakkında da benzer bir yorum yaparak “…düşünce ve kanaat hürriyetinin kapsamı içine Anayasa’nın dayandığı insan hakları, milli dayanışma, sosyal adalet, fert ve toplumun huzur ve refahı gibi Anayasa’nın dayandığı temel ilkeleri yıkmaya ve yok etmeye varacak düşünce ve kanaatlerin açıklanması ve yayılması serbestisinin de dahil bulunduğunu kabule imkan tasavvur olunamaz”sonucuna varmıştır. O halde sözleşme özgürlüğü de tıpkı diğer özgürlükler gibi Anayasa’nın dayandığı temel ilkelere zarar verici şekilde, kamu düzenine aykırı şekilde kullanılamayacaktır.  Nitekim bu yorum temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamayacağını düzenleyen Anayasa’nın 14. maddesine de uygundur.

 

Mülkiyet hakkı Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlemiş olup,“bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu kayıtlamalara uymak şartı ile bir şey üzerinde dilediği şekildekullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme yetkilerini ifade etmektedir.” Maddede mülkiyet hakkının “ancak kamu yararı amacıyla kanunla” sınırlanabileceği de düzenlenmiş ve bu hak yönünden bir özel sınırlama sebebi getirilmiştir. Bu kapsamda mülkiyet hakkını kamu yararı amacıyla, Anayasa’nın 13. maddesindekişartlarauygun müdahaleler ile sınırlamak mümkündür.

 

Sözleşme özgürlüğü ve mülkiyet hakkının sınırlanabilmesi için uyulması gereken son bir nokta Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen şartlardır. Bunlardan “hakkın özüne dokunmama” şartı özel bir inceleme gerektirmektedir. Anayasa Mahkemesi “hakkın özüne dokunan müdahale” kavramını, “hakkı kullanılamaz hale getirecek şekilde bir müdahale” olarak açıklamaktadır. Mahkeme 1963 tarihli bir kararında hakkın ya da özgürlüğün kullanılmasını “açıkça yasaklayıcı veya örtülü bir şekilde yapılamaz hale koyucu veya ciddi surette güçleştirici ve amacına ulaşmasını önleyici ve etkisini ortadan kaldırıcı nitelikteki kanuni sınırlamalar, o hakkın özüne dokunur”şeklinde değerlendirme yapmıştır.

 

Bir başka kararında ise malikin rızası olmadan kamulaştırılan bir taşınmazın gerçek karşılığının malike ödenmesi durumunda mülkiyet hakkının paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağını ve bu nedenle hakkın özüne müdahale içermeyeceğini ifade etmiştir. Mahkeme 1965 tarihli başka bir kararında kira ilişkisini tamamlayıcı düzenlemelere ilişkin hükümlerin sözleşme özgürlüğünü sınırlandırıcı nitelikte olduğu ancak sözleşme hürriyetinin özüne dokunmadığı için Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. 1963 tarihli diğer birkararında ise,kamu düzenini sağlamak amacıyla kamu yararına olmak üzere kira sözleşmelerinin bedellerinin devlet tarafından saptanan bir rayice göre belirlenmesinin mümkün olduğuna, fakat olaydadevletin belirlediği rayicin adalete ve iktisadi şartların gereklerine aykırı bir durum yaratması sebebiyle mülkiyet hakkının özüne müdahale ettiği sonucuna varmıştır. Belirtilen mahkeme kararlarından anlaşıldığı üzere, Devlet bir sözleşme konusu edim için tarafların belirlediği fiyata müdahale ederek bir fiyatı değiştirebilir ve üstelik belirlenen fiyat adalete ve iktisadi şartların gereklerine aykırı durum yaratmaz ise hakkın özüne müdahale olarak da nitelendirilemez.

 

Görüldüğü üzere sözleşme özgürlüğü kamu düzenini sağlamak amacıyla ve mülkiyet hakkının özüne müdahale etmemek koşuluyla sınırlanabilmektedir. Sözleşme özgürlüğüne fiyatlar yönünden yapılan bir sınırlama, sözleşme özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmadığı için hakkın özüne yapılan bir müdahale olarak nitelendirilemeyecektir. Sözleşmedeki fiyatın Devletçe belirlenmesi, yapılan belirlemenin adalete ve iktisadi şartların gereklerine uygun olması halinde mülkiyet hakkının özüne dokunan bir müdahale de olmayacaktır. 46 O halde Devlet’in teşebbüslerin sundukları ürün ya da hizmetler için belirledikleri fiyatlara çeşitli yöntemlerle(taban-tavan fiyat vb. ) müdahale etmesinin önünde hukuki bir engel bulunmamaktadır.

 

Devletin Fiyatlara Müdahale Yetki ve Ödevi

 

Devlete ekonomik hayata ve dolayısıyla fiyatlara müdahale ödev ve yetkisini veren düzenlemeler, Anayasa’nın çeşitli hükümlerinde yer almaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin belirttiği üzere;“‘kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak…’(m. 5); ‘Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirler alır’(m.48); ‘Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı…planlamak…. ’(m. 166); ‘Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayacak tedbirleri alır’(m. 167); şeklindeki hükümler, Devletin ekonomik hayatın işleyişini düzenlemek, gerektiğinde bu alana müdahale hususunda görevli kılındığını ortaya koymaktadır.”

 

Bu hükümlere Anayasa’nın 168-172’nci maddelerindeki hükümler ve hatta 112. madde48de eklenebilecektir. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtildiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “sosyal hukuk devleti” oluşu kuşkusuz Devlet’in ekonomik hayata müdahale ödev ve yetkisinin olduğunu gösteren en önemli düzenlemedir. Sosyal hukuk devleti tanım itibariyle;“İnsan haklarına saygılı, kişilerin huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi ile toplum arasında denge kuran, çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadi ve mali tedbirler alarak çalışanları koruyan ve insanca yaşamalarını sağlayan, işsizliği önleyen, milli gelirin adalete uygun biçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi kuran devlettir.

 

Devletin toplumsal barış ve kamu düzenin koruma, gelir dağılımını düzenleme, sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi kurma gibi amaçlarla ekonomik hayata ve fiyatlara müdahalede bulunması en başta sosyal hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Üstelik sosyal devlet içeriği olmaksızın tam anlamıyla serbest piyasa ekonomisini benimseyen devletlerde dahi devletin ekonomik hayata müdahalesi tamamen ortadan kalkmamaktadır. “Öte yandan bu müdahale hükümlerine rağmen, Anayasadaki sosyal devlet anlayışının, siyasal iktidarlara belli bir ekonomik politika modelini empoze etmediği açıktır. Anayasa açısından söylenebilecek olan şey, bu Anayasa ile ne saf liberal ne saf devletçi ekonomi modelinin uygulanmasının mümkün olduğudur. ”Buna göre Anayasa açık bir ekonomik sistem tercihinde bulunmadığından,Anayasa’nın anılan ilkelerine ters düşmemek koşuluyla iktidarların ekonomi alanında müdahaleci veya liberal bir politika izlemelerine bir engel bulunmamaktadır.

 

Eğer1982 Anayasasında bir dereceye kadar bir ekonomik sistem tercihi varsa, bunun ‘sosyal piyasa ekonomisi’ olarak adlandırılması doğru olur. Bu kavram piyasa ekonomisinin işleyişinden doğabilecek bazı aksaklıkların Devlet tarafından yapılacak müdahale ve düzenlemelerle giderilmesini öngörmektedir. ”Özetle devletin ekonomik hayata fiyatlar yönünden müdahale yetki ve ödevi bulunmaktadır.  Ancak Devlet’in bu yetki ve ödevi gerekli gördüğü şekil ve zamanda yerine getirme konusunda serbestliği olduğu açıktır. O halde ödevin yerine getirilmesi kadar müdahalenin yeri ve şeklinin takdirinde de hukukçulardan çok siyasetçilere görev düşmektedir.