Basın Özgürlüğü ve Kamuya Mal Olmuş Kişi Kavramı

Yazılı ve görsel basın yani medya, geçmişten günümüze demokratik sistemlerde daha da  artan yönleriyle önemli bir  baskı aracı olarak varlığını sürdürüyor. İnsanların haber alma ve ifade  özgürlüklerini rahatlıkla kul- lanabilme hakları,  medya sayesinde olası… Medyanın bu  işlevini yerine getirirken hukuka uygun hareket etmesi de kaçınılmaz.

Basın özgürlüğü demokrasi adına oldukça kutsal ve korunması gereken  bir  kavram bir  olgu.  Çünkü günümüzde bir  yerde demokrasinin işleyip işlemediğini inceleme ve tespit etmekteki ölçüt, kuvvetler ayrılığının uygulanıp uygulanmadığı ya da parlamentosunun çalışıp çalışmadığından da öte;  basının görevini özgürce yerine getirip getirmediği üzerine şekillenmekte daha çok.

Ancak bu  özgürlüğün sağlanması ve de korunması ne denli önemliyse, bireylerin kişilik haklarının basın karşısında korunması ve kollanması da bir  o kadar önem arz  ediyor.

Uluslararası sözleşmeler başta olmak üzere yabancı ve yerli birçok düzenleme Basın özgürlüğü kavramını bir  şekilde ele almış ve bu  kavramın sınırlarını belirlemeye çalışmıştır.

Gerek kamu nezdinde gerekse özel kurum ve kişilerce basının işlevini yerine getirmesine engel  yaratabilecek eylemler, hem Anayasamızda hem de Yasalarımızda getirilen düzenlemelerle en aza  indirgenmiştir.

Yargıtay   kararlarında da   biçimlendiği üzere  yazılı   ve  görsel basın araçları,  yalnız halkın bilgi  alma hakkını değil,  yönlendirme ve  bilinç oluşturmanın yanı  sıra  denetim göreviyle kamuoyunda halkın sözcülüğü  görevini üstlenirler. Basının görevini özgürce yerine getirmesi “kamu yararı” kavramının hayata geçirilmesi ile doğru orantılıdır. Basın özgürlüğünün sağlanması hukuk devletinin işlerliği bakımından son  derece önem arz  eder. Çünkü basın özgürlüğünün gördüğü ya da göreceği olası zarar ve aksamalar, kısa sürede bireye ve oradan topluma yayılacak bir  özgürlük ve kendini ifade  etme sorunsalına yol açma tehlikesi doğuracaktır.

Toplumsal özgürlüğün yolu  bireyin kendini rahatça ifade  etmesinden geçer. Bireylerin bir  araya gelmesiyle ortaya çıkan toplumsal yapı  ifade özgürlüğünde kitle iletişim araçlarına her  zaman için  gereksinim duyar.

Bu durumda dördüncü kuvvet denilen medya, güce karşı kuvvet konumuna yükselir.

Basın özgürlüğünün yan  yana kullanıldığı kavram olan kişilik hakları  tanımına doktrin ve yargı  kararları üzerinden ulaşılabilir. Hukuk öğ- retisinde “genel anlamda kişilik hakkı, kişisel varlıklar üzerinde söz konusu olan  şahsa bağlı  bir mutlak hak  olarak nitelenir. Bu anlamda yaşam, sağlık, özgürlükler, şeref ve haysiyet, özel yaşam, isim, resim, his yaşamı gibi  kişisel varlıklar üzerindeki haklar kişilik hakkını ifade eder, denilmiştir.

Basın özgürlüğünün kişilik haklarıyla çatışması durumunda  somut olayın özelliklerine göre  yargı  tarafından bir  karar verilecektir. Ancak bu- rada göz önünde bulundurulması gereken ölçütler de yüksek yargı  kararları ve öğretide genel  çerçevesiyle tanımlanmıştır. Yargının önüne gelen  en çok  uyuşmazlık konusu kamuya mal  olmuş kişilerin ne ölçüde eleştirilecekleri ve de  sıradan insanlara göre  bu  eleştiriye katlanma düzeylerinin ne olacağında şekillenmektedir.

Yargıtay   bu  konudaki bir  kararında  davaya konu olayda şu  şekilde hüküm kurmuştur: “Milli  futbolcu olan davacının, kamuya mal   olmuş kişilerden  olduğu gözetilerek yayın  tarihinden önce  milli  maç  sırasında yaşananlar  gündeme getirilmiş ve  davacının davranışları eleştirilmiştir. Davacının daha sert eleştirilere katlanması konumunun  gereğidir.” Yargıtay  kararlarında öne  çıkan bir  diğer husus,  verilen haberin içeriğinin hukuka  uygun olmasından çok  veriliş şeklinin  de  küçük  düşürücü  ve abartılı olmaması yönündedir.

Yüksek mahkeme önüne gelen  başka bir  olayda da muhalefet liderinin bir yasa  tasarısı hakkındaki görüş ve eleştirilerinin açıklanmasına ilişkin sözlerinin basın ve  yayın  organlarınca kamuoyuna duyurulmasının ba- sının Anayasa ile düzenlenmiş bulunan haber verme hakkı kapsamında kaldığının kuşkusuz olduğunu, aksinin kabulü, muhalefet liderinin sözle- rinin basın ve yayın organlarınca sansür edilmesi sonucunu doğuracağını, böyle  bir  uygulamanın ise  demokratik toplumlarda kabul edilebilir bir durum  olmayacağını, Muhalefet liderinin söylediği sözlerin açıkça hakaret  içermediği takdirde basının bu  sözleri aynen yayınlamasının basının haber verme hakkı kapsamında kalacağından hukuka aykırılık içermeyeceğine  kanaat getirmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında da özellikle kamuya mal  olmuş kişilerin basında yer  alan ağır  eleştiri ya  da  şok edici ifadelere katlanmaları gerektiği yönünde ifadeler yer almıştır.

AİHM, Başbakan tarafından açılan bir tazminat davasının yerel mahke- me  tarafından kabul edilip karara bağlanması sonucunda aleyhinde ma- nevi  tazminata karar verilen başvurucunun dosya incelemesi sonucunda şu  hükümlere varmıştır: “Mahkeme, Yazarın kendi siyasi görüş ve algıları ile renklendirdiği katı eleştirilerini hicivli  bir  stilde aktarmayı tercih ettiği- ni gözlemler. Bu bağlamda, Mahkeme sadece olumlu karşılanan veya za- rarsız veya tarafsız görülen bilgi ve fikirleri değil,  “demokratik toplumun,” gereklilikleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün  ve  açık   fikirliliğin parçası olan ve rencide eden, şoke eden ve rahatsız eden bilgi ve fikirleri de koru- ma  altına aldığının altını çizer. Kaba  ifadelerin kullanımının, tek  başına saldırgan ifade  olarak değerlendirmesi  yapmaya yetmeyeceğini çünkü bu tarz ifadelerin stil (üslup)amaçları için de kullanılabileceğini belirtir. Mah- keme için,  iletişimin bir  parçası olarak (üslup) stil,  bir  ifade  şeklidir  ve ifadenin içeriği ile birlikte koruma altındadır. Ancak, söz  konusu davada, yerel  mahkemeler davayı incelerken, dava konusu ifadeleri kendi bağlamı ve  ifade  ediliş şekilleri içerisinde değerlendirmemiştir. Bunun sonucunda,  Mahkeme, makalelerde bulunan çeşitli katı ifadelerin ve özellikle de yerel  mahkemeler tarafından altı çizilenlerin, Başbakan’a karşı haksız bir kişisel saldırı olmadığı kanaatindedir.  Buna ek  olarak, Mahkeme, dava dosyasında, başvuru sahibinin makalelerinin, Başbakanın siyasi kariyeri veya profesyonel veya özel  hayatı üzerinde bir  etkisi olduğu yolunda hiç- bir  bulguya rastlamamıştır.  

Mahkeme, yerel  mahkemelerin, Başbakan’ın kişisel haklarını başvuru sahibinin haklarının ve halkı ilgilendiren konu- larda basın özgürlüğünün üzerinde tutmak için ikna edici  acil bir  toplum- sal ihtiyaç ortaya koyamadığı sonucuna  varmıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, yerel  mahkemelerin, karar verirken takdir yetkilerini aştıkları ve başvuru sahibi aleyhine aldıkları kararların güdülen meşru amaç ile orantısız ol- duğu kanaatindedir. Hükumet’in dikkat çektiği gibi, yasal işlemlerin cezai değil  hukuki olması da,  Mahkeme’nin yukarıda ortaya konan düşüncele- rini  etkilemez. Her  durumda, Mahkeme, başvuru sahibinin, yayıncı  şir- ket  ile  birlikte çarptırılmış olduğu tazminat cezasının miktarının kayda değer olduğuna dikkat çeker ve bu  gibi  miktarların, başkalarını, kamu görevlilerini eleştirmekten caydırabileceğinin ve bilgi  ve fikirlerin serbest dolaşımını  kısıtlayabileceğinin altını çizer (bkz  Cihan Öztürk/Türkiye, no. 17095/03,  § 33, 9 Haziran 2009). Başvuru sahibinin ifade  özgürlüğü haklarını kullanmasına müdahale, demokratik bir  toplumda, başkaları nın itibar ve haklarını korumak için gerekli görülemez.

 

Türk yargısının, basın özgürlüğü / kişilik hakları çekişmesinde bıçak sırtı dengeyi korurken AİHM içtihatlarını göz önünde bulundurması demokratik toplum gerekleri ve hukukilik adına işleri kolaylaştıracaktır.