Boşanma Davaları - Türk Medeni Kanunu'na göre Boşanma Nedenleri

Boşanma nedenleri Türk Medeni Kanunu’nun ikinci bölümünde 161 ve devam eden maddelerinde düzenlenmiştir. Bunlar;
a. Zina
b. Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış
c. Suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme
d. Terk
e. Akıl hastalığı
f. Evlilik birliğinin temelden sarsılması şeklindedir.

Boşanma davası açmaya hakkı olan taraf, davasında, kanunda sayılan bu nedenlerden birisine dayanmak zorundadır. Evlilik birliğinin temelden sarsılması şartı, diğer sayılan nedenlerin hepsini içerebildiğinden veya bu nedenlerin yokluğunda, sayısız örneklerle evlilik birliğinin sarsılması mümkün olacağından en çok dayanılan boşanma nedeni olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle ilk beş maddede düzenlenen nedenler “özel boşanma nedenleri” olarak anılırken, evlilik birliğinin temelden sarsılması “genel boşanma nedeni” olarak anılır. 

A. Zina Nedeniyle Boşanma(TMK m.161): 

Madde metni “Eşlerden biri zina ederse, diğer eş boşanma davası açabilir” şeklindedir. Zina, bir eşin diğerini aldatmasıdır. Bu durumda kanun aldatılan eşe boşanma davası açma hakkı tanımıştır. Ancak kanun buna bir süre sınırı ve affetmiş olmama şartı getirmiştir. 

Kanuna göre, aldatılan eşin zina nedeniyle dava açma süresi, aldatıldığını öğrenmesinden başlayarak 6 ay ve en fazla zina eyleminin gerçekleştiği tarihten itibaren 5 yıldır. Bunun anlamı; bir taraf eşinin kendisini aldattığını öğrenme tarihinden itibaren 6 ay içerisinde bu nedene dayalı bir dava açmamışsa, bu süre sonunda bu nedene dayalı dava açma hakkını kaybeder. Eğer aldatma eylemi, eylemin üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen öğrenilmemişse, bu 5 yıllık sürenin dolmasıyla birlikte, bu nedene dayalı dava açma hakkı yine düşecektir. Yani 6 aylık dava açma süresi, aldatma eyleminden başlayarak 5 yıl içerisindeki öğrenme tarihinden itibaren; 5 yıllık süre ise eylem tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. 

TMK m. 161/3 “Affeden tarafın dava hakkı yoktur” şeklinde düzenlenmiştir. Bir tarafın, eşini aldatmadan dolayı affedip etmediğinin tespiti ile ilgili Yargıtay kararlarında farklı ve birbiriyle çelişkili yaklaşımlar vardır. Öncelikle, eşin, aldatan tarafı açıkça affettiğini herhangi bir ortamda beyan etmesi durumu tartışmasızdır. Yine aldatılan eşin, bu nedenle açtığı boşanma davasından vazgeçmiş olması da uygulamada “affetme” olarak kabul edilmektedir. Tartışma ve görüş ayrılıkları, genelde bu durumların dışında kalan; aldatmadan haberdar olup da ses çıkarmama veya aynı evde yaşamaya devam etme hallerinde ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Yargıtay 2. H.D. 2007/843 E. 2007/2591 K. 22.02.2007 tarihli kararında "...toplanan delillerden davalı kocanın birlik görevlerini yerine getirmediği, halen bir başka kadınla yaşamaya devam ettiği, davacının da davalı ve gayri resmi yaşadığı kadınla bir süre beraber yaşamasının kocasını affettiği anlamına gelmeyeceği anlaşılmaktadır….”, yine 2009/21656 E. 2011/1 K. 17.01.2011 tarihli kararında da "...Toplanan delillerle davalı-karşılık davacı kadının eşine hakaret ettiği ayrıca güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu, davacı-karşılık davalı kocanın ise birlik görevlerini yerine getirmediği, karısına hakaret edip şiddet uyguladığı anlaşılmaktadır. Tarafların aynı evde birlikte yaşamaları birbirlerini affettikleri sonucunu doğurmayacağı gibi, ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir..." şeklinde karar verirken;Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2010/2-343 E, 2010/361 K, 30.06.2010 tarihli kararında“dinlenen tanık sözlerinden, boşanma davasından sonra da tarafların aynı evde birlikte yaşamaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Bu hal, evlilik birliğinin temelinden sarsılmadığını, ortak hayatın sürdürülmesinin fiilen mümkün olduğunu göstermektedir. O halde, davanın reddi gerekirken boşanmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır...” şeklinde bir karar vermiştir. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kururlunun bu kararına da bir üye tarafından “…Aile konutunun boşanma davasının varlığına rağmen birlikte kullanılması davacının boşanmaya neden olan ve evlilik birliğini temelinden sarsan olaylara onay verdiği ve evlilik birliğini devam ettirmek niyetinde olduğunun kanıtı değildir. Bu düşünce kabul edildiği taktirde her boşanma davasının açılmasından sonra eşlerden birinin davadan önceki olaylara dayanabilmesi için ortak konutu terk etmesi gerektiği gibi bir sonuç çıkar ki bu yasanın temel ilkesine aykırıdır…” şeklindeki gerekçe ile karşı oy bildirmiştir. 

Gerek YHGK kararına yazılan karşı oyun, gerekse de Yargıtay 2. HD’nin yukarıdaki kararlarının toplumsal yaşamdaki gerçekliğe ve hukuka daha uygun olduğu görüşündeyiz. Çünkü boşanma davasının açılmış olmasına rağmen aynı evde yaşamaya devam etme hali çoğunlukla birlikte yaşama iradesinin değil, ekonomik zorlukların bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaldı ki, karşı oy yazısında da vurgulandığı gibi, müşterek haneyi terk etme veya evleri ayırma boşanma davasının bir şartı olarak kanunda yer almadığına göre, aynı evde yaşamaya devam etmenin boşanma davası açma hakkının karşısına bir engel olarak çıkarılması kanuna ve hukuka aykırı olacaktır. 

Bu boşanma nedeni ile ilgili son olarak not etmemiz gereken bilgi de zinanın 11.5.2005 tarihli Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair kanunla suç olmaktan çıkarıldığı ve bu tarihten sonra suç teşkil etmediğidir. Bu eylemin hukuki yaptırımı ise aldatan eşten tazminat talep edilebilmesidir. Yine son yıllardaki uygulama ile aldatan eşle birlikte olan üçüncü kişiden de “kişilik haklarına saldırı” nedeniyle genel hükümlere göre manevi tazminat talep edilebilmekte ve bu talep mahkemeler tarafından kabul edilmektedir. 

B. Hayata Kast, Pek Kötü Veya Onur Kırıcı Davranış Nedeniyle Boşanma (TMK m.162): 

“Eşlerden her biri diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilir.” Bu boşanma nedeni öncelikle fiziksel şiddet gören eşe, diğer tarafa karşı dava açma hakkı tanımaktadır. Eşin canına kastedilmesi tartışmasız bir şekilde boşanma sebebi olmakla birlikte, dava açma hakkının doğması için uygulanan şiddetinin, eşin canına kastedilerek uygulanması şart değildir. Maddenin devamındaki “pek kötü muamele ve onur kırıcı davranış” her tülü fiziksel şiddeti kapsamaktadır. Elbette ki “onur kırıcı davranış” fiziksel şiddet dışında aynı zamanda psikolojik şiddet, baskı ve bu nitelikteki ağır söz ve davranışları da ifade etmektedir. Ancak bu boşanma şartına çoğunlukla fiziksel şiddetin varlığında başvurulmakta; hakaret, sövme, baskı gibi nedenlerin varlığında ise daha çok evlilik birliğinin temelden sarsılması genel boşanma dayanılmaktadır. 

Bu nedene dayalı boşanma davalarında fiziksel şiddetin varlığı tanık vs… gibi her türlü delille kanıtlanabilmekle birlikte, şiddetin doktor raporuyla belgelenmiş olması, kanıt açısından önem taşımaktadır. 

Genelde bu sebebe dayalı boşanma davası açan eşin şiddete uğrama tehlikesi devam ettiğinden ve hatta belki davanın açılmasıyla artabileceğinden, burada 6284 sy Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Her Türlü Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a kısaca değinmek gerekiyor. Bu kanun kapsamında (bir boşanma davası söz konusu olsa da olmasa da), şiddete uğrayan eşin veya şiddet olayından haberdar olan üçüncü bir kişinin emniyet birimlerine, C. Savcılığına veya Aile Mahkemelerine başvurması halinde eşin şiddetten korunması için derhal (şiddet uygulayan eşin evden uzaklaştırılması, diğer eşe yaklaşmaması, silah taşımaması veya alkol kullanmaması gibi koruyucu ve tedbir nafakası gibi maddi) tedbirler alınmaktadır. Bu konudaki başvurular hiçbir ücrete ve harca tabi olmamakla birlikte uygulamadaki bir çok zorluğun aşılması sonucu başvurular bir gün içerisinde karara bağlanmaktadır. Boşanma davasından önce veya sırasında alınan bu tür kararlar da yine boşanma davasında önemli bir kanıt teşkil edebilecektir. 

6284 sy Kanunda öngörülen tedbirler dışında eşe uygulanan şiddet Ceza Kanunu kapsamında da suç teşkil etmektedir. Ancak böyle bir eylem sonucunda yapılan ceza yargılamasında suçun sabit görülmemesi, boşanma davasında Medeni Kanun’un bu düzenlemesine dayanmayı engellemez.Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2003/6547 E, 2003/7222 K sy kararında bu husus “Toplanan delillerden davalının eşini dövdüğü anlaşılmaktadır. Ceza hakiminin delil kifayetsizliği sebebiyle vermiş olduğu beraat kararı da hukuk hakimini bağlamaz. (BK. md. 53) Evlilik birliği temelinden sarsılmıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya karar verilmesi gerekir” şeklinde belirtilmiştir. 

Son olarak bu boşanma nedeninin de, zina nedeninde olduğu aynı süreye ve affetmeme şartına bağlı olduğunu belirtmek gerekiyor. 

C. Suç İşleme Ve Haysiyetsiz Hayat Sürme Nedeniyle Boşanma(TMK m.163): 

“Eşlerden biri küçük düşürücü bir suç işler veya haysiyetsiz bir hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onunla birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilir.” Bu boşanma nedeninin, madde düzenlemesi ve mutlak değil, nisbi bir boşanma nedeni olması sebebiyle hangi durumları kapsayacağı en çok tartışma götüren düzenleme olduğunu söyleyebiliriz. O nedenle bu maddeyi kendi içerisindeki şartlarını tek tek ele alarak incelemek daha doğru olacaktır. 

• Eşlerden birisinin suç işlediğinin kabulü ancak verilen bir ceza mahkemesi kararıyla mümkün olacaktır. Kanun bir de bu suçun “küçük düşürücü” nitelikte olmasını aramıştır. “Davalı koca hakkında 10.12.2001 tarihinde işlediği suçtan ötürü (gasp suçundan) Türk Ceza Kanununun 499. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış, koca, bu suçtan 28.12.2001 tarihinde tutuklanmış, 11.3.2002 tarihinde nakti kefaletle bırakılmış, yapılan yargılaması sonucu Çorum Ağır Ceza Mahkemesince; sanığın eylemi, Türk Ceza Kanununun 192. maddesinde yer alan bir kimsenin namusunu veya şeref ve haysiyetini ihlal edecek, isnadlarda bulunmak tehdidiyle menfaat istihsal etmek olarak vasıflandırılarak bu madde uyarınca hapis cezasına mahkum olmuştur. Mahkumiyet kararı 20.6.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Kocanın işlediği suç, ahlaki redaet ve kötü hiçbir karakter ürünü olan bir eylem olup, küçük düşürücü niteliktedir. Kadının davalıyı tutuklu iken cezaevinde ziyaret etmiş olması da eşini affettiği anlamını taşımaz. Kocanın bu davranışını birlikte yaşamayı da çekilmez hale getirmiştir.” (Yargıtay 2. HD 2002/12731 E, 2002/14899 K26.12.2002 tarihli kararı) 

• Haysiyetsiz hayat sürmekten ne anlamak gerekiyor? Kanımızca, bu tabirle, suç oluşturmayan, ancak toplumun genel değer yargılarına aykırı ve süreklilik arz eden davranışlar kast edilmektedir. Mesela eşi sürekli olarak başka insanlarla aldatmayı bir yaşam biçimi haline getirmek, fuhuş yapmak veya yaptırmak, sürekli kumar oynamak, içki içmek, geçimini çalışmadan gayrı meşru yollardan sağlamaya çalışmak gibi. 

• Her iki durumda da, bu durumun birlikte yaşamı çekilmez hale getirmesi gerekmektedir. Yani eşlerden birisinin sadece küçük düşürücü bir suç işlemiş olması veya haysiyetsiz yaşam sürmesi tek başına yeterli olmayacak, bu sebeplerden dolayı birlikte yaşamın diğer eşten beklenemeyecek durumda olması aranacaktır.Yargıtay kararlarında en çok üzerinde durulan konu, bu boşanma nedenini mutlak değil “nisbi” boşanma nedeni haline getiren bu şarttır. Yargıtay 2. HD 2004/13099 E, 2004/14288 K ve 01.12.2004 tarihli kararında “Türk Medeni Kanununun 163. madde gerekçesinde; küçük düşürücü suç ve haysiyetsiz hayat sürmenin nisbi boşanma sebebi haline getirildiği, buna göre ister küçük düşürücü bir suç işlenmiş olsun, ister haysiyetsiz bir hayat sürülmüş olsun boşanmaya hükmetmek için bu durumların diğer eş için birlikte yaşamayı çekilmez hale getirmesinin zorunlu olduğu açıklanmıştır. Şu halde; suç işleme halinde birliğin diğer eş için çekilmez hal aldığının kanıtlanması gerekir”; 2004/2655 E, 2004/3715 K ve 24.03.2004 tarihli kararında“Türk Medeni Kanunu ile eşlerden birinin küçük düşürücü bir suç işlemesi halinde de onunla birlikte yaşamanın diğer eşten beklenememesi koşulunu getirmiş, bu konu mutlak boşanma nedeni olmaktan çıkarılmıştır. (TMK.md.163) O halde mahkemece davacıya delillerini ibraz için kesin önel verilmediğinden çekilmezlikle ilgili delillerini ibraz için usulüne uygun önel verilmesi, bu konuda delil ibraz ettiğinde delillerin toplanarak hep birlikte takdiri ve sonucuna göre karar verilmesi gerekir”; 2003/2300 E, 2003/3448 K ve 13.03.2003 tarihli kararında “Türk Medeni Kanununun 163. maddesi gereğince ister küçük düşürücü suç işlenmiş olsun, ister haysiyetsiz hayat sürülmüş olsun boşanmaya hükmolunması için bu durumların diğer eş için birlikte yaşamayı çekilmez hale getirmesi zorunlu olacak bu hususun kanıtlanması gerekecektir” şeklinde hükümler kurmuştur. 

D. Terk Nedeniyle Boşanma(TMK m. 164): 

Madde metni “Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır. 
Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz”
 şeklindedir. 

Düzenlemeden de anlaşılabileceği gibi, terk nedeniyle boşanma davası açabilmek için terk eyleminin kanunda açıklanan unsurları içermesi ve öngörülen süre ve şekil şartlarına uyulmuş olması gerekir. Aksi halde bu nedene dayanılarak bir boşanma davası açılamaz; kanunun aradığı şartların yokluğunda bir terk veya ayrı yaşama durumu söz konusu ise ancak evlilik birliğinin temelden sarsılması genel boşanma nedenine dayanılarak dava açılabilecektir. Terk nedeniyle boşanma davası açabilmek için kanunun aradığı şartları sıralayacak olursak; 

• Terk eyleminin evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirmeme amacıyla yapılması veya haklı bir neden olmaksızın birlikte yaşanan eve dönülmemiş olması gerekmektedir. Yani ortak evden her ayrılma durumu, terk nedenini oluşturmaz. Terkin, evlilik birliğini sürdürmeme kastıyla yapılmış olması gerekir. Öte yandan haklı neden olmaksızın eve dönülmemiş olması şartının değerlendirilmesinde ise Yargıtay, evden ayrılma nedeninin değil; eve dönmeme nedeninin haklı bir sebebe dayanmaması gerektiğine birçok kararında vurgu yapmıştır. Yani eşlerden birisi haklı bir nedenin varlığında evi terk etmiş olsa dahi, daha sonra kanunda öngörülen süre içerisinde eve dönmemesi halinde terk eden durumuna düşecek ve kendisine karşı bu nedene dayalı bir boşanma davası açılabilecektir. Yargıtay 2. HD. 1995/999 E, 1995/1991 K ve 17.02.1995 tarihli kararındabunu “davalının müşterek evi terketmekte hakkı olması, ona hayat boyu eşinden ayrı yaşama hakkı vermez. makûl bir sürenin sonunda haklılık ortadan kalkar. bu nedenle, m.k.’nun 132. maddesi uyarınca açılan boşanma davasının reddedilebilmesi için, davalının müşterek haneyi terkte değil, dönmemekte haklı olduğunu kanıtlaması gerekir” şeklinde açıklamıştır. 

• Terk durumunun en az altı ay sürmüş; bu süre içerisinde terk eden eşe usulüne uygun şekilde hakim tarafından evine dönmesi yönünde ihtarname gönderilmiş ve bu ihtarnameye uyulmamış olması gerekmektedir. Buna göre eşlerden birisinin ortak yaşanan evi terk etmesi üzerinden en az 4 ay geçmesinden sonra diğer eş mahkemeye başvurarak terk eden eşe, iki ay içerisinde eve dönmesi yönünde ihtarname gönderilmesini istemelidir. Bu ihtarname ile birlikte, mahkemenin takdirine göre dönüş için gerekli yol masrafının ve evin anahtarının gönderilmesi gibi, terk eden eşin eve dönüşünün şartlarının da hazırlanması gerekmektedir. Bu ihtarnamenin terk eden eşe tebliğ edilmesinden sonra iki ay içerisinde eve dönmeyen eşe karşı terk nedeniyle boşanma davası açılabilecektir. Usule uygun ihtarname gönderilmiş olması bu nedene dayalı boşanma için dava şartı teşkil etmektedir. Yargıtay HGK 2008/2-136 E, 2008/117 K ve 13.02.2008 tarihli kararında“Terke dayalı boşanma davası açılabilmesinin ön koşulu, hakim tarafından usulüne uygun olarak yapılmış olan ihtardır. Boşanma davasına bakan hakim, salt ihtarın varlığını yeterli görmemeli; bu ihtarın kanunda sayılan biçimsel ve esasa ilişkin koşulları taşıyıp taşımadığı da araştırmalıdır. İhtar yasal koşulları taşımıyorsa davanın öncelikle dava şartı yokluğundan reddedilmesi gerekir” şeklinde hüküm kurmuştur. 

Kanun metninde açıkça düzenlendiği gibi, her zaman fiilen evden ayrılan eş terk durumuna düşmemektedir. Diğer eşi, evi terk etmeye zorlayan veya dönüşünü engelleyen eş de evi terk etmiş sayılır. Örneğin, eşini şiddet kullanarak evden dışarı atan veya kendisi ortak evden başka bir eve yerleştiren, evin anahtarını değiştirerek eve girmesini engelleyen taraf evlilik birliğini terk etmiş sayılır. Ve bu tarafa karşı terk nedeniyle boşanma davası açmak da evden giden eş için uygulanacak usul ve şekil şartlarının yerine getirilmesiyle mümkündür. 

Yargıtay’ın bu nedene dayalı boşanma davalarında önemle üzerinde durduğu bir husus da, terk eden eşe ortak haneye dönmesi için gönderilen ihtarnamenin iyi niyetli ve evlilik birliğini sürdürme kastına dayanması gerekliliğidir. “Dava, terk ve şiddetli geçimsizlik sebebiyle boşanmaya ilişkindir. Davacı koca ihtar isteğinde bulunmakla o tarihten önceki olayları hoşgörü ile karşılamış aile birliğinin temelli sarsıntıya uğramadığını ortak hayatın çekilebilir olduğunu kabul etmiş sayılır.Bir taraftan eşi ile geçinemediğini birlikte yaşama bilincinin ortadan kalktığını ileri sürerek boşanma isteyen kişinin öte yandan ortak hayata devam etmek üzere eşine ihtarda bulunması, iyi niyet kuralı ile bağdaşmaz. Bu bakımdan eve çağırma samimi bir arzunun ürünü olmadığı için ihtar hukuki sonuç doğurmaz. Başka bir anlatımla geçerli ihtardan söz edilemez.” (Yargıtay 2. HD 1987/4045 E, 1987/4734 K, 25.05.1987 tarihli kararı) 

“Terk sebebine dayanan usulüne uygun açılmış bir dava yoktur. Davacı dava dilekçesinde davalıya noter ihtarnamesi gönderip eve dönmesini istediğini bildirdiğine göre önceki olayları hoşgörü ile karşıladığının kabulü gerekir. Bu ihtar isteğinden sonra bir olayı varlığı da iddia ve ispat edilmemiştir. Bu durumda davanın reddi gerekirken hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”(Yargıtay 2. HD. 1996/2-991 E, 1997/182 K, 12.03.1997 tarihli kararı) 

E. Akıl Hastalığı Nedeniyle Boşanma (TMK 165): 

Medeni Kanun, eşlerden birisi akıl hastası ise, diğer tarafa bu nedenle boşanma davası açma hakkı tanımaktadır. Ancak bu nedene dayalı davanın açılabilmesi için “bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hale” gelmeli ve “hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla tespit” edilmelidir. Öncelikle bu dava hakkının akıl hastası olan eşe değil, diğer tarafa tanındığını belirtmek gerekir. Bu nedenle boşanma davası açılmasının en önemli koşulu ise hastalığın tedavisinin mümkün olmamasının resmi sağlık kuruluşu raporuyla ortaya konmasıdır. Yani geçici bir psikolojik rahatsızlık bu nedene dayalı boşanma davası açmaya elvermeyecektir. Böyle bir durumda, geçici hastalık yine diğer eş için ortak yaşamı çekilmez kılıyorsa, bu durumda da ancak evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanma davası açılabilir. 

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir konu; kanunun aradığı şekilde bir akıl hastalığının varlığı halinde, evlilik birliğinin temelden sarsılmasına neden olduğu ileri sürülecek kusurlu davranışlar, akıl hastası eş tarafından iradi bir şekilde gerçekleştirilmiş olmayacağından bu durumda evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanma davası açılamayacaktır. Yargıtayın bu yönde bir çok kararı mevcuttur. “Şiddetli geçimsizlikten açılan boşanma davasında ancak iradi davranışlar boşanma sebebi olur. Davalı kadının akıl hastalığının kronik vasıf kazandığı ve tıbbi şifasının mümkün görülmediği mevcut hastalığı nedeniyle evlilikte kendisine yüklenen görevleri yerine getirmesinin beklenemiyeceği belirlendiğine göre davranışlarının iradi olduğu kabul edilemez. Akıl hastalığına dayalı bir sebeple iradi sebep olan şiddetli geçimsizlikten boşanma davası açılamaz.” (Yargıtay 2 HD, 2003/3064 E, 2003/4349 K, 27.3.2003 tarihli kararı) “Akıl hastası olan eşin eylemleri iradi olmadığından MY 134/1.(TMK m 166/1)maddesi gereğince boşanmaya karar verilemez.” (Yargıtay 2 HD 1998/6291 E, 1998/7785 K ve 19.6.1998 tarihli kararı) 

Akıl hastalığı, aynı zamanda evliliği geçersiz kılan bir mutlak butlan nedenidir. Ancak buna dayanarak evliliğin iptalini talep edebilmek için evlilik akdinin yapılması sırasında bu hastalığın mevcut olması gerekmektedir. Evlilik birliğinin başlamasından ortaya çıkan akıl hastalığı evliliğin iptali değil, ancak boşanma nedeni olabilecektir. 

F. Evlilik Birliğinin Temelden Sarsılması Nedeniyle Boşanma (TMK 166): 

Eski Medeni Kanundaki düzenleme nedeniyle yaygın olarak “şiddetli geçimsizlik” olarak anılan evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanma, genel boşanma nedenidir. Yukarıdaki özel boşanma nedenlerini incelerken her birinin bir takım şekil veya süre şartlarına dayanması gerektiğini görmüş olduk. İşte TMK 166’da düzenlenen bu genel boşanma nedeni, diğer özel nedenlerin şartlarının yokluğunda, ya da akıl hastalığı dışında birden fazlasının varlığında, eşlerden birisi için evlilik birliğinin sürdürülmesine imkan kalmadığı durumlarda başvurulabilecek boşanma nedenidir. Bu düzenlemeye göre “evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” 

Evlilik birliğini temelden sarsacak nedenler sınırlı sayıda değildir. Akıl hastalığı dışında, özel boşanma nedenlerinden her biri aynı zamanda evlilik birliğini temelden sarsacağı gibi, bu nedenlerden hiç birisine tamamıyla oturmayan davranışlar da evlilik birliğinin sarsılmasına neden olabilir. Mesela eşe ve eve karşı ilgisiz davranılması, evlilik birliğinin yüklediği maddi ve manevi sorumlulukların yerine getirilmemesi, eşe karşı hakaret, küfür ve küçük düşürücü sözlerin sarf edilmesi, eşi artık kendisini sevmediğinin, birlikte yaşamak istemediğinin söylenmesi, birlikte yaşanacak ayrı bir hane temin edilmemesi, psikolojik şiddet, baskı, aşağılama, evi sürekli olarak terk etmeler gibi birçok neden genel boşanma nedeni olarak kabul edilebilir. Burada önemli olan, sınırsız sayıdaki bu tür davranışların, evlilik birliğini temelden sarsmış ve sürüdürlmesine imkan bırakmadığının olmasının ortaya konabilmesidir. 

Bu nedene dayalı olarak boşanma davası açmak için kanun “kusursuz” olmayı aramamaktadır. Ancak davayı açan eşin kusuru diğer eşinkinden daha ağır ise, diğer tarafa itiraz hakkı tanımaktadır. Yani eşine şiddet uygulayan tarafın açtığı böyle bir boşanma davasında diğer eşin itiraz hakkı olacak ve bu itiraz nedeniyle de kusurlu tarafın açtığı boşanma davası reddedilecektir. Öte yandan daha az kusurlu tarafın bu itirazı, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise yine boşanmaya karar verilebilecektir. Temelinden sarsılmış ve tarafların bir araya gelme ihtimalinin bulunmadığı her türlü delille ortaya konmuş olan bir davada, taraflar ve müşterek çocukların yararı söz konusu olmadığı halde sırf dava açan eşi cezalandırma, ona acı verme, intikam alma vs… gibi bir kasıtla boşanmaya itiraz edilmesi, hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirilebilir. 

TMK 166/3 Anlaşmalı Boşanma: 

Evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle eşlerin karşılıklı olarak boşanmayı istemeleri durumu genel boşanmayı düzenleyen madde metninin devamında ele alınmıştır. Buna göre; “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.” 

Anlaşmalı boşanmanın mümkün olabilmesi için;
• Evlilik birliğinin en az bir yıl sürmüş olması,
• Eşlerin boşanma için birlikte başvurmuş olması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi,
• Eşlerin, boşanmanın tüm mali sonuçları ve müşterek çocukların durumu konusunda anlaşmış olmaları gerekmektedir. 

Hakimin, çocukların ve tarafların menfaatleri doğrultusunda mali sonuçlar ve çocukların velayeti veya şahsi ilişki kurulması konusunda gerekli değişiklikleri yapma yetkisi vardır. Ancak taraflar da bu değişikliklerde anlaşırlarsa boşanmaya karar verilebilir. Anlaşmalı boşanma durumunda hakimin her iki tarafın da bizzat beyanlarını alması ve taleplerini serbestçe dile getirdiklerine kanaat etmesi gerekmektedir. Bu durumda herhangi bir olaya dayanmaya ve kanıt göstermeye gerek kalmadan evlilik temelinden sarsılmış sayılır ve boşanmaya karar verilir. Bu halde tarafların bu anlaşmasının hakimi bağlayacağı, yani boşanmaya karar vermek zorunluluğu bulunduğu kanunca düzenlenmiştir. Bu durumda hakimin takdir yetkisi ancak tarafların irade beyanlarında serbest olup olmadığı konusunda mevcut olacaktır. 

TMK 166. Madde düzenlemesinin son fıkrası ise “boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir” şeklindedir. Buna göre hangi nedenle açılmış olursa olsun bir boşanma davasının reddedilmesi üzerine davanın red tarihinden itibaren üç yıl boyunca ortak hayat tekrar kurulamamışsa eşlerden birisinin açacağı boşanma davası kabul edilir ve boşanmaya karar verilir. 

AYRILIK KARARI: 

TMK 170 ve devam eden maddelerinde, boşanma davası sonucunda hakimin boşanma yerine ayrılık kararı verebileceği düzenlenmiştir. Bununla birlikte taraflardan birisi de düzenlenen boşanma nedenlerine dayanarak ayrılık kararı verilmesini talep edebilir. Böyle bir durumda hakim boşanmaya karar veremez; ayrılık talebi ile bağlıdır. Hakimin boşanma talebiyle açılmış ve boşanma nedeni kanıtlanmış bir davada ayrılık kararı verebilmesi, tarafların tekrar bir araya gelebileceğine ve evlilik birliğinin tekrar kurulması olasılığının varlığı halinde mümkündür. Ayrılığa bir yıldan üç yıla kadar bir süre için karar verilebilir. Sürenin bitiminde ayrılık kararı kendiliğinden ortadan kalkar. Eğer bu süre içerisinde ortak hayat tekrar kurulamamışsa, taraflardan birisinin başvurusuyla boşanmaya karar verilir. Boşanmaya karar verilmesi için ayrılık kararından önce kanıtlanmış olan boşanma sebebinin tekrar araştırılması ve kanıtlanmasına gerek yoktur. 

BOŞANMANIN SONUÇLARI: 

Evlilik birliğinin sona ermesiyle tarafların hukuki durumlarında bir takım değişiklikler olmasının yanında boşanma sebebine göre boşanmanın maddi sonuçları da mevcuttur. Maddi – manevi tazminat, yoksulluk ve iştirak nafakası ve evlilik birliğine ait mal rejiminin sona ermesi boşanmanın maddi sonuçlarıdır. Maddi – manevi tazminat ve nafaka konusu TMK 174 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Daha ayrıntılı bir incelemede ele alınması gerekmekle birlikte, genel olarak akıl hastalığı nedeni dışındaki tüm özel ve genel boşanma nedenlerine dayalı boşanmalarda, talep halinde, kusurlu tarafın diğer tarafa maddi; kişilik haklarının zedelenmesi söz konusu ise aynı zamanda manevi tazminat ödeme yükümü vardır. Maddi - manevi tazminat talebi boşanma davasında söz konusu olabileceği gibi, boşanma davasının kesinleşmesinden sonra 1 yıl içerisinde açılacak ayrı bir dava ile de boşanmadan kaynaklı tazminat talep etmek mümkündür.

Nafaka ile ilgili TMK 175. Madde düzenlemesi ise “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” şeklindedir. 

Evlilik birliğinin sona ermesiyle özellikle kadının hukuki durumunda değişiklikler olur. En önemli değişiklik kadının nüfus kaydı ve soyadıyla ilgili kişisel durumudur. Kanunun bununla ilgili 173. Maddedeyle yaptığı düzenleme; “Boşanma hâlinde kadın, evlenme ile kazandığı kişisel durumunu korur; ancak, evlenmeden önceki soyadını yeniden alır. Eğer kadın evlenmeden önce dul idiyse hâkimden bekârlık soyadını taşımasına izin verilmesini isteyebilir.Kadının, boşandığı kocasının soyadını kullanmakta menfaati bulunduğu ve bunun kocaya bir zarar vermeyeceği ispatlanırsa, istemi üzerine hâkim, kocasının soyadını taşımasına izin verir. Koca, koşulların değişmesi hâlinde bu iznin kaldırılmasını isteyebilir” şeklindedir.